13 Kasım 2018 Salı

Devrimci Yön

"Şok Doktrini" ve Türkiye Solunun Vebali / Levent Yakış

14 Mayıs
00:00 2018

 

Naomi Klein, yükselen neoliberal dalgayı ele aldığı “Şok Doktrini-Felaket Kapitalizminin Yükselişi” adlı eserinde Şili(1973) ve Arjantin(1978) askeri darbelerini irdelerken 12 Eylül darbesini yaşamış bizlerin de dikkatini çekecek tespitlerde bulunur.

İlkin, her iki ülkede darbeciler ilk bakışta abartılı hatta gereksiz denebilecek boyutta şiddete başvurmuşlardır. Direniş kısa sürede bastırılıp, gelecekte olası bir direnişe kaynaklık edebilecek önemli kişiler, parti ve örgütler, sendikalar bütünüyle etkisizleştirildiği halde bir türlü sonu gelmez baskı ve şiddetin, bu kez sıradan insanlara yönelerek artan yoğunlukta varlığını sürdürmeye devam eder.

Rastgele gözaltılar, akıbeti belli olmayacak biçimde ortadan kaybedilenler, niçin ve kimler tarafından öldürüldüğü belirsiz insanların cesetlerinin şehirlerin görünür yerlerinde günlerce sergilenmesi, sokaklarda sağa sola ateş etmeler, düğün, eğlence vb. toplantıların basılarak halkın sürekli taciz edilmesi artık rutine dönüşmüştür.

Toplum her an herkesi nedensizce hedef alabilecek biteviye şiddetin tehdidi altında dehşet ve çaresizlik duygusu içinde geriye çekilecektir zamanla, içine kapanacak, tepki veremez hale gelecektir.

Öyle ki, darbecilerin yapıp ettiği kötülüklere karşı nispeten güçlü denebilecek kitlesel protestoların ortaya çıkması için uzun yıllar beklemek gerekmiştir. Bunlarda da geçmişin anlı şanlı partileri, örgütleri ortalıkta pek gözükmez, kitlesel protestolar neredeyse spontane biçimde başlar ve toplumun en fazla canını yakan konulara odaklanarak meşruluk kazanır, yaygınlaşır. Yani, politik muhtevası örtülü kalan insan hakları mücadelesiyle dışa vurur toplumsal tepki.

Naomi Klein, ikinci önemli tespitini tam da bu mücadeleyi aktarırken yapar: İnsan hakları mücadelesi başından itibaren emperyalist merkezlere bağlı kuruluşlarca desteklenmiştir. Örneğin, Arjantin’deki “kayıp yakınları” hareketi olarak tanımlayabileceğimiz ünlü Plaza de Mayo protestolarının destekçilerinden biri de Ford Vakfı’dır. Söz konusu tarihte tümüyle Ford ailesinin kontrolü altındaydı bu vakıf. Aynı aileye bağlı FORD MOTOR COMPANY ise darbenin ardındaki önemli aktörlerden biriydi.

Bir koluyla darbe yaptırmak, toplumsal muhalefeti ezerek ortamı uluslararası tekeller için dikensiz gül bahçesine çevirmek sonra da diğer koluyla darbecilere karşı gelişen protestolara destek olmak…

Paradoksu kanıtlarıyla önümüze koymuştur, yazar. Amacı insan hakları mücadelesini gölgelemek ya da yürütücülerinin niyetini sorgulamak değildir kesinlikle; aradaki tuhaf ilişkiye dikkat çekip okuyucuyu yanıtını sonradan vereceği sorularla baş başa bırakmak istemiştir yalnızca.

Emperyalistlerin darbecileri desteklemesi elbette izaha muhtaç değil, peki ama neden darbeye karşı gelişen muhalefete destek verdiler? Daha önemlisi, Latin Amerika gibi anti emperyalist bilincin son derece yüksek olduğu bir coğrafyada toplumsal muhalefete öncülük edenler bu desteği nasıl kabullenip içlerine sindirdiler?

İlerleyen sayfalarda soruların yanıtını buluruz. İşin sırrı kitaba da adını veren Şok Doktrini’nde saklıdır. Doktrin bize ilk başta abartılı, gereksiz gibi gelen şiddetle toplumun hal ve tavrında, tepkilerinde gözlemlenen çarpıklık, tutarsızlık arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunu anlatır. Yaşananlar akıl dışı görünse de aslında doktrinin kurgusuna uygun gelişmiştir her şey ve öngördüğü sonuçlarla da gayet uyumludur.

 

ŞOK DOKTRİNİ…

1950’li yıllarda CIA, Allan Memorial Enstitüsü’nde yöneticilik yapan Dr. Ewen Cameron’u bir takım deneyler yapmak üzere görevlendirir. Deneylerin amacı insan beyninin nasıl denetim altına alınabileceği sorusuna yanıt bulmaktır. Elde edilen bulguların bir bölümü çok sonra, 90’lı yıllarda gizliliği kalkan CIA kılavuzlarında çarpıcı biçimde özetlenmiştir:

“Direniş kaynaklarını çözmenin yolu, tutsaklar ile onların etrafındaki dünyayı anlama yetenekleri arasında şiddetli kopuşlar meydana getirmektir. Önce duyular çeşitli yöntemlerle (başa torba geçirmek, kulak tıkamak, kelepçe takmak, dış dünyadan izole etmek vb.) herhangi bir algıdan yoksun bırakılır sonra birden şiddetli bir uyarı bombardımanına (hızla yanıp sönen ışıklar, yüksek sesli müzik, dayak, elektroşok vb.) tabi tutulur.

Bu yumuşatma aşamasının amacı beyinde bir tür kasırga yaratmaktır. Böylelikle tutsaklar gerileyerek artık mantıksal düşünemez, kendi çıkarlarını koruyamaz hale gelirler.”

Anlaşılacağı üzere yukarıdaki satırlar işkence sürecinin tutsakların çözülüp çıkarlarını koruyamaz duruma düştükleri aşamaya kadar olan kısmını ifşa etmektedir. Oysa söz konusu deneyler yalnızca çözmekle değil fazladan insan beyninin kontrolüyle ilgiliydi. Nitekim Cameron baştan belirlenmiş bu amaca göre hareket etmişti. Çözülen bireylere yeni bir bilinç hali empoze  edebileceğine inanmış ve asıl mesaisini buna harcamıştı.

Cameron’a göre nerede ve kim olduğumuzu anlamamıza imkan veren iki temel faktör vardı. Devamlı duyusal algımız ve belleğimiz. Eğer bunları sıfırlayabilirsek; örneğin elektroşoklarla, çeşitli kimyasallarla belleği, izolasyon odalarıyla duyusal algıları aradan çıkarırsak bireylerin kişiliğini yok edebilir ve telkin yoluyla da yeni bir kişiliği giydirme imkanına kavuşuruz. Yani yıkım, silme ve yeniden inşa… Şok Doktrini kısaca bu sacayakları üzerine kurulmuştur.

Cameron’ un deneyleri her ne kadar denekler üzerinde yarattığı yıkıcı tahribat nedeniyle yarım kalmış mahkemelerin, Senato araştırmalarının konusu haline gelmişse de ortaya koyduğu bulguların, elde ettiği sonuçların ilerleyen süreçte CİA faaliyetlerine esin kaynağı olmaya devam ettiği kuşkusuzdur.

Ancak doktrine kullanım değeri yükleyen yalnızca CIA değildi, burası biraz garip gelebilir ama bambaşka bir alanda, iktisat teorisi alanında faaliyet gösteren kimi “bilim insanlarına” da yol gösterecekti doktrin.

 

CHİCAGO OKULU…

Cameron’un deneylerine başladığı yıllarda Chicago Üniversitesi’nin ekonomi bölümü tamamıyla Milton Friedman’ın düşünsel etkisi altındaydı. Tereddütsüz neoliberalizmin fikir babası sayılan Friedman bizzat derslerine katıldığı ekonomi bölümünü aşırı devletçi bulduğu zamanın iktisat anlayışına karşı bir cephe hattına dönüştürmüştü adeta. Nitekim, rahle-i tedrisinden geçen öğrencileri daha sonra tüm dünyada aynı şeyi yapacak ve Chicago Boys adıyla nam salacaklardır.

Kelimenin tam anlamıyla serbest piyasa fanatiğiydi Freidman, piyasaya dışarıdan yapılan her müdahalenin karşısındaydı. Ekonomi dış müdahalelerden arındırılıp doğal işleyişine bırakılsa piyasanın arz talep mekanizması zaten kendiliğinden bütün aksaklıkları giderecekti ona göre, müdahaleler ortalığı daha da karıştırıp yeni sorunlara yol açmaktan başka sonuç vermiyordu.

Doğallıkla böyle bir bakış açısı, gelir dağılımını düzeltme amacıyla işsizlerin, yoksulların, eğitim ve sağlık sisteminin devletçe sübvanse edilmesini, asgari ücreti; ülke ekonomisini öne alan korumacı tedbirleri, istihdam arttırıcı politikaları dış müdahaleden sayıp karşısında duracaktır. Bu işin ekonomi kısmı, neoliberalizm son tahlilde insan emeğinin sömürülmesine, dünyanın doğal kaynaklarının talanına sınırlama getiren her şeyin karşısındaydı. Sosyalizmi saymıyorum bile, buna kapı aralayan burjuva yaklaşımlar da hedef tahtasındaydı. Ekleyelim, bunları besleyen politika, sanat, düşünce akımları da.

İnsanlığın doğru veya yanlış o güne dek savunduğu, hak kabul ettiği, çoğu yüzyıllara yayılmış mücadelelerle elde edilmiş ne varsa topunu birden karşısına almak, kabul etmek gerekir ki, az buz cüret değil. Friedman’ın tezleri bu yüzden ABD’de bile çoğu iktisatçı, politikacı tarafından ya uygulanamaz bulunmuş ya da tepkiyle karşılanmıştır.

Friedman ve şürekâsı da o bol rakamlarla, istatistiklerle süslenmiş cezbeli söylemlerin büyüsüne kapılarak insanların doğru kabul ettiği, hak bildiği kazanımlardan kendiliğinden vazgeçeceğini düşünmüyordu elbet. Tezlerinin olağan koşullarda uygulanamayacağının farkındaydılar.

Tam bu noktada Cameron’un çalışmaları imdada yetişecektir. Deneylerden elde ettiği sonuçlar ne yapmaları gerektiği konusunda Friedman ve şürekâsına da yol gösterecektir.

İşkence altında belleğini, kişiliğini yitiren bireyler nasıl telkine açık hale geliyorsa, toplumsal düzeyde yaşanacak büyük şoklar da pekala geniş kitleler üzerinde aynı etkiyi yaratabilirdi. İnsanlar o güne dek inandıkları, savundukları birçok şeyden vazgeçebilir,  bunları kendilerine empoze edilecek kuşkusuz zararlarına olacak yeni gerçeklikle ikame edebilirdi.

50’li yıllarda düşünsel hazırlığı yapılan, birkaç on yıllık bir bekleyişin ardından koşullar olgunlaşır olgunlaşmaz dünya çapında uygulamaya sokulan Şok Doktrini’nin ardındaki temel mantık kısaca budur.

Şunu da eklememiz lazım: Darbeler, şiddet ve baskı doktrinin işleyişi açısından olmazsa olmaz değildirler, toplumu psikoza sokup düşünce sistematiğini, reflekslerini bozacak her gelişme makbuldür neoliberal delilik için. Örneğin, doğal bir felaket veya ekonomik tetikçiler eliyle patlatılacak suni bir kriz… Üstelik, şok’un yetersiz kaldığı noktada devreye girip durumu olduğundan çok daha vahim göstererek gerekli psikolojik vasatı sağlayacak dev medya kampanyaları, algı operasyonları da elde hazır bekler her zaman.

2005 yılında New Orleans’da gerçekleşen Katrina kasırgası tam da bu mantıkla bir fırsata dönüştürülmüştür neoliberaller tarafından. O güne dek istenip de bir türlü gerçekleştirilemeyen talepler ardı ardına uygulamaya sokulmuştur. Friedmancı düşünce kuruluşu American Enterprise Institute’de kaleme alınan bir yazı olup biteni veciz biçimde özetler:

“Reformcuların (özelleştirme yanlılarının!) yıllarca çabalayıp başaramadıklarını Katrina bir günde başardı.”

Keza, 2004 yılında Sri Lanka’da gerçekleşen tsunami felaketi de öyle. Sahil şeridinin uluslararası turizm şirketlerine peşkeş çekilmesine vesile kılınmıştır.

Örnekleri çoğaltabiliriz, doğal felaketler, ekonomik krizler, darbeler, savaşlar, işgaller,11 Eylül İkiz Kuleler saldırısı benzeri büyük terör eylemler insanlık için birer trajedidir belki ama neoliberal açıdan bulunmaz fırsat kapılarıdır.

Yine de, buraya kadar söylediklerimizden Şok Doktrini’nin neoliberallerin her derdine deva olduğu sonucu çıkmamalı. İnsanlığın irade ve direncine inançsızlık olurdu bu. Cameron dahi tek tek bireyler üzerinde istediği sonuçları elde edememiştir tam anlamıyla, değil ki toplumları istenen kalıba sokmak mümkün olsun.

Birçok örnekte doktrin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde başarısızlığa uğramıştır. Başarıyla uygulandığı örnekler vardır kuşkusuz, yukarıda bir kısmını sıraladım. Şimdi en fazla sonuç aldığı örneklerden birini, Türkiye deneyini ele alarak işleyişe daha yakından bakalım.

 

TÜRKİYE DENEYİ…

Türkiye’de sahnelenen Şok Doktrini’nin ilk perdesi yine bir askeri darbeyle açıldı. 12 Eylül 1980 Darbesiyle… Şili ve Arjantin darbeleriyle start alan serinin devamıdır 12 Eylül, aynı kumaştan biçilmiştir. Emperyalizmin dünya çapında geliştirdiği neoliberal atağa karşılık düşer hepsi, tarihe böyle geçtiler.

Uygulamada ülkeden ülkeye değişen farklılıklar varsa da her üçünün ortak amacı öncelikle, söz konusu tarihlerde bu ülkelerde yerleşik ithal ikameci iktisadi düzeni hızlı ve keskin hamlelerle tasfiye edip yerine neoliberalizmin öngördüğü yeni bir düzeni getirmekti.

Kastettiğimiz dönüşüm iktisat kavramının ilk anda akla getirdiği olgularla sınırlı değildir. Neoliberalizmi dar anlamda iktisadi boyuta hapsetmek indirgemeci bir yaklaşım olur. Bundan çok daha fazlasıdır. Toplumsal hayatı, idari-bürokratik yapıyı, ideoloji, kültür, politika alanını bütün halinde kapsar ve eski düzeni baz aldığımızda tümünde birden köklü değişiklikleri gereksinir.

İşte, 12 Eylül rejimi bugün hala hafızalardan silinmeyen bir gaddarlıkla neoliberal programı her boyutta tamamlamaya soyunmuştur. Eski düzene göre şekillenmiş halk muhalefetinin bastırılması ikincil önem taşır darbeciler açısından, esas olan bastırma değil dönüştürmedir. Halk muhalefeti bir yana, eski düzenin yöneticileri, bürokratları, politikacıları dahi (aralarında geçmişte emperyalistlere hizmet edenler de vardır) yeni düzene ayak uyduramadıkları için veya uyduramayacakları varsayıldığı için baskıya tasfiyeye maruz kalmışlardır.

İktisadi, politik, kültürel yapıyı emperyalizmin arzuladığı deli gömleğine sokmanın bedeli bütün topluma acıyla, kırgınlıkla, muazzam bir yabancılaşmayla ödetilmiştir sonuçta.

12 Eylül döneminde toplumun azımsanamayacak bir oranının başlıca muhatabı devletin güvenlik aygıtlarıydı dersek abartmış sayılmayız. Gün be gün artmıştır bu oran. Toplumsal hayat gözaltı, işkence, tutuklama, yargılama, hapis ve idam cezalarıyla uzanan cehennemi bir zincirle kuşatılmıştır.

Toplumun dikkati olup bitenlerin müsebbibi gördüğü güvenlik aygıtlarının üzerinde toplanmıştır doğal olarak. En fazla göze batanlar da ön safta, dış çemberde yer alan unsurlardır. Asker, polis, istihbarat elemanı, savcı, hakim, gardiyan, cezaevi müdürü sıralamasıyla ilk elde rasgele adını verdiğim bu unsurlar ve benzerleri toplumsal nefretin başlıca hedefi haline geleceklerdir çok geçmeden.

Malum, “köyü rüyasında Azrail’i mültezim(vergi toplayıcısı) kılığında görürmüş.” Kimle cebelleşiyorsa sürekli insan, en büyük kötülükleri ona yakıştırırmış.

Sıradan insanlar baz alındığında anlaşılır, doğal bir tepki… Doğru ve yerinde olduğu ise pek söylenemez. Mültezime odaklanan ardındaki padişahı unutur çünkü. Asli faili, kötülüklerin başta gelen müsebbibini…

Gerçekleşen tam budur. Toplumsal algıda darbenin sorumlularını kapsayan failler hiyerarşisi en fazla askeri cuntaya kadar uzanır olunca asli failler, emperyalizm ve işbirlikçisi egemen sınıflar, gözden kaybolmuş adeta sırra kadem basmışlardır.

Düşünün, sermaye sınıfının en önemli kurumlarından TİSK’in Başkanı Halit Narin’in “12 Eylül’den önce işçiler gülüyordu biz ağlıyorduk, şimdi onlar ağlıyor biz gülüyoruz” sözleri kaynayıp gidecektir arada. Yine, darbenin uğruna gerçekleştiği neoliberal programa peşinen talip olmuş, bunu daha darbe gelmeden deklare etmiş bir başka adam, Turgut Özal, darbe sonrası ilk seçimde askeri cunta tarafından “istenmediği” gerekçesiyle halkın sevgi ve saygısını kazanacak, iktidara uzanacak ve o güne dek cuntacılar sayesinde uyguladığı programını bu kez toplumun desteğiyle kaldığı yerden uygulamaya devam edecektir.

İşin acı yanı belli bir gecikmeyle de olsa aynı psikolojik-düşünsel iklim zamanla sola da sirayet etmiştir. Başlangıçta solun bakışı yeterince berraktır oysa, darbenin neoliberal programla rabıtasının, ardındaki emperyalist insiyatifin bilincindedir. Yapabildiği ölçüde resmin bütününü topluma açıklamaktan da geri durmaz.

Ancak bu sağlam bakış sonuna kadar korunamadı ne yazık ki, solun perspektifi daraldıkça daraldı, dikkati ve nefreti esas olarak rejim aygıtları üzerinde toplanmaya başladı. Özellikle darbenin üzerinden yeterince zaman geçip kendileri için amaç hasıl olduktan sonra başta Avrupa’daki emperyalist merkezlere bağlı temsilcilerin ve içerde TÜSİAD benzeri egemen sınıf yapılarının darbe rejimine eleştirel tavır geliştirmeleri kitlenmeyi daha da pekiştirdi.

Kulaklarda hoş bir seda bıraktı eleştiriler, solun bu kesimlere çektiği ideolojik-politik bariyerde, geleneksel direncinde hatırı sayılır gedikler açtı. Dönemin sonuna yaklaşırken solun rejimle kavgası önce pratikte sonra bilinçlerde kapitalizmle, emperyalizmle mücadeleden soyutlanacaktır böylece. Daha doğrusu bunların pek bir önemi kalmayacaktır, öne çıkan sınıfsal özü boşalmış insan hakları temelli kof bir “özgürlük ve demokrasi” mücadelesidir artık.

Ve elbette bu yönelime egemen sınıflar rıza gösterdi, açık ya da örtülü. Tıpkı Arjantin ve Şili’de olduğu gibi… Gösterdi çünkü, böyle bir temele oturduktan sonra solun mücadelesi emperyalist- kapitalist sistemin bekası açısından gerçek bir tehdit oluşturmaz. Tehlikeli mecralardan uzaklaşıp rahatlıkla gözden çıkarılabilir piyonlara; diktatörlere, cuntalara kitlenmiş bir solun sistem için çok daha önem taşıyan konuları gözden kaçırması, tepki veremez hale gelmesi beklenen gelişmedir. Girdiği kulvarda kolaylıkla manipüle edilebilir, istenen kalıba sokulabilir üstelik.

Nitekim “özgürlük ve demokrasi” davası başlangıçtaki pozisyonunu bile koruyamamış, zamanla etnisite, mezhep, kültür temelli çok daha dar bir çerçeveye sıkıştırılmıştır. Türkiye solu bütün mesaisini bu dar alanda oynayarak harcamaya başlamıştır. Sosyalist, devrimci mücadelenin adı kimlik mücadelesidir artık. Bu mücadeleye yön veren Kimlik Siyaseti hem solun hem de emperyalizmin ihtiyaçlarını aynı anda karşılayan ortak paydaya dönüşür neredeyse. Sol bu zeminde taraftar bulup örgütlenirken emperyalistler de aynı siyaset üzerinden ülkemize ve bölgemize dönük hesaplarını görmeye devam ederler.

Bu faslı kapatırken yanlış anlamaya meydan vermemek için vurgulayarak belirteyim ki, sınıfsal bir öz taşımsalar dahi mevcut insan hakları, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin muarızı değilim. İnsanlık için taşıdıkları önemin, faydanın farkındayım, saygıya layık olduklarını düşünüyorum. En azından 12 Eylül karanlığını cezaevlerinde geçirmiş biri olarak o zorlu günlerde hangi fedakarlıklara katlanarak cesaretle neleri başardıklarının tanığıyım. Üzerimizdeki baskının azaltılmasına yaptıkları katkı ne unutulabilir ne de ödenebilir.

Ama bu başka bir mesele, solun mesaisini, enerjisini tümüyle bu alana vakfetmesini haklı çıkarmaz. Sol kendi işine bakmalıdır. Asıl işi de mültezimden ziyade padişaha odaklanmaktır. Ziyade diyorum, yani mültezimi de ihmal etmeden padişahı tespit ve teşhirle uğraşmak, toplumu mücadeleye teşvik etmek, mücadeleye önderlik etmek; tarihsel görevimiz bu, sol bunun için var, teorisi pratiği hep bunun için.

Solun tarihsel eleştirisinden, direncinden azade kılınmış kapitalizmi, emperyalizmi durduracak başka hiçbir güç yoktur, ne insan hakları savunucuları ne de başkaları başarabilir bunu.

Ötesi, mevcut insan hakları, özgürlük demokrasi mücadelesinin bile solun “dışarıdan” eleştirisine ihtiyacı vardır. Eleştiriden yoksun kalınca nerelere savrulduklarını hepimiz görüyor, izliyoruz. Darbe rejimine karşı gösterdikleri fedakarlığın, dirayetin zerresini emperyalistlerin, egemen sınıfların ilgi ve iltifatını kesmede göstermediler. Kapılıp gittiler. İsteyen söz konusu çevrelerden akıp gelen fonların ülkede izlediği güzergaha bir göz atıversin.

Fonlar değil yalnızca; AB’ye, ABD’ye resmi, yarı resmi davetler (Misafir Edinme Programları) , madalyalar, ödüller, yıldızını parlatıp toplumsal hayatta, politikada önünü açmalar sıradanlaştı, kabullenildi. Onca izzet ikramın bir anlamı olması gerektiğini düşünmek bile istemediler.

 

KATALİZÖR ETKİSİ…

12 Eylül faşizmi karşısında emperyalist-kapitalist sistemin onay verdiği mücadele biçimlerine itibar etmekle başlayan sapma başka bazı faktörlerin de etkisiyle hızlanarak, dallanıp budaklanarak günümüzde Türkiye solunun bütün ana akımlarını kuşattı.

Neydi fazladan etkide bulunan faktörler?

En önemlisi, sosyalist rejimlerin 90’lı yılların başında art arda çökmesiyle yaşanan derin hayal kırıklığıdır. Dünya solu etkilenmiştir bundan kabul yine de Türkiye solunun gelişmelere ağır yenilgi koşullarında yakalandığını unutmamak lazım.

Fiziki, manevi her açıdan hırpalanmış Türkiye solu henüz yaralarını saramadan ikinci bir şoka maruz kalmıştır. Sosyalist rejimlere en eleştirel bakan sol kesimleri bile etkiledi çöküş. Kim ne derse desin, toplumun ezici çoğunluğu sosyalizmin ideolojik-politik yenilgisi diye algıladı olup bitenleri ve bu algı değişen yoğunluklarda sol saflara dalga dalga yayıldı.

En inançlı, inatçı kesimler için dahi sosyalizm davasının akıbetinin öngörülebilir olmaktan çıktığı, belki de gelecek yılların meselesi haline geldiği kötümser bir iklim… Korumacı eğilimler ağır bastı haliyle; kitle, kadro, ideolojik-politik itibar adına ne kalmışsa eldekini koruma, en az kayıpla geleceğe taşıma kaygısı her şeyin önüne geçti.

Burjuva anlamda bile olsa demokrasiye duyulan ihtiyacı, özlemi pekiştirdi bu durum. Eldekilerin en iyi böyle korunabileceğine inanıldı. Ve bu inanç alttan alta yeşeren, sosyalizm tehlikesi ortadan kalktığına göre emperyalist - kapitalist sistemin bundan böyle burjuva demokrasisinin önündeki kısıtları kaldırabileceği umuduyla beslenerek “özgürlük ve demokrasi” davasının saflarını genişletti.

Soldaki sapmayı hızlandıran bir diğer katalizör de mültecilik üzerinden gelişen Avrupa etkisidir. Şu veya bu nedenle mücadele yürütürken yenilgiye uğramış toplumsal hareketlerin kaderidir mültecilik. Türkiye solu da aynı kaderi paylaştı kaçınılmaz biçimde; on binlerle yüz binlerle ülkeyi terk edip başka ülkelere sığınmak zorunda kaldı.

Eleştirilecek, hor görülecek bir yanı yok elbette, önemli olan ülkeyi terk edip  etmemek değil çünkü, sonrasında ne yaptığımızdır, mülteciysek bile bunu nasıl yaşadığımızdır.

Türkiye solu kötü bir sınav verdi bu açıdan… Sığınmak zorunda kalınan geçici bir liman olmanın çok ötesinde anlam yükledi Avrupa ülkelerine. Türkiye’ye dönük örgütsel faaliyetin, mücadelenin merkezi haline getirdi Avrupa’yı. Örgütlerin, partilerin merkezi hiyerarşileri ya oraya taşındı ya da oradan yönetilerek yeniden yapılandırıldı. Türkiye’deki mücadelenin lojistiği, finansmanı hep Avrupa merkezli yürütüldü.

Yıllarca ve yıllarca sürdü işleyiş, solun ana akımları tarihlerinde ilk kez bu yoğunlukta Avrupa’daki politik hareketlerle, sivil resmi kurumlarla, Büyükelçiliklerden başlamak üzere devlet yapılanmasının aparatlarıyla, bu arada elbette istihbarat unsurlarıyla zorunlu ya da gönüllü temas durumunda kaldılar.

Sonrasını kestirmek için kahin olmak gerekmiyor, sıraladığım aktörlerin önlerine gelmiş fırsata bigane kalacağını beklemek ancak ahmaklıkla mümkündür.

Kalmadılar nitekim, biteviye süren karmaşık ilişkiler ağı içinde yoğurdukça yoğurdukları,  istenen kalıba sokup Avrupa merkezli çıkarlara angaje ettikleri kim varsa bunlar aracılığıyla Türkiye solunun kendini yeniden var etme çabasına, geçmişten geleceğe uzanan devinimine az çok etkide, manipülasyonda bulunacak kudrete eriştiler.

 

TÜRKİYE SOLUNUN VEBALİ…

Naomi Klein, kitabına Türkiye’yi konu etmediği halde Arjantin ve Şili özelinde  söyledikleriyle aslında bizim hikayemizi de özetlemiş. Elbette benzerlik bir noktaya kadar, sonrası Latin Amerika solunun kendini toparlayıp aslına rücu etmesidir. Geleneksel antiemperyalist tavrını topluma kabul ettirmesidir. Halklarının dönüp dolaşıp galebe çalan, dünyada ses getiren direnci bu önderlik olmadan düşünülemez bile.

Türkiye solunun ise hali ortada… Tarihsel görevini yerine getiremediği, olumsuz yönde ayrıştığı apaçık. Bırakın toplumu aydınlatmayı, yön vermeyi şoklardan en fazla solun kendisi etkilendi. Pusulasını yitirdi, yolunu şaşırdı.

Söylediklerimin kolayca içe sindirilemeyeceğini, sert itirazlarla karşılanacağını biliyorum. Ne zaman emperyalizmi kapitalizmi eleştirmekten vaz geçtik, Batılıların dümen suyuna girdik sorularını şimdiden duyar gibiyim.

Evet, solun farklı akımlarına dağılmış inatçı bir damarın varlığından elbette haberdarım, hep vardı zaten, güç kaybetse de hala var. Yeni Bilinç’ten nasibini almamakta ısrar eden bu damara hangi politik yapılara dağılmış olurlarsa olsunlar saygım sonsuz, söylemeye bile gerek yok, eleştirilerimi üstlerine alınmasınlar.

Sözüm meclisten dışarı yani… Ama “dışarısı” da çok kalabalık gerçekten, solun ağırlığı orada, kabul edelim.

Freedom House raportörü Eliza Young "78'liler" panelinde

Kalabalığa bakın nelere tanık olacak gözleriniz, kulaklarınız:

Sosyalistim devrimciyim iddasında bulunurken, sömürü ve talanın şahikası özelleştirmeleri devleti küçültüyor(!) gerekçesiyle destekleyenler mi…

Kartopu gibi büyüyerek gelen neoliberalizmin yardakçısı siyasal islama domokratlık devrimcilik payesi biçenler mi…

“Yetmez ama evet”, “12 Eylül yargılanıyor”, “Statüko dağılıyor” diye diye gericiliğe tarihsel sıçramasını yaptıranlar mı...

12 Eylül'ün vahşetine maruz kalmış devrimcilerin kurduğu 78'liler Vakfı'nın darbenin bilmem kaçıncı yıldönümünde düzenlediği panele, emperyalizmin jokeri Freedom House'un Amerikalı temsilcisini konuşmacı olarak davet edenler mi...   

Gazetelerinde “Şanghay İşbirliği Örgütü Alternatif Olamaz” diye başlık atıp altında AB ve NATO’nun (evet, NATO!) neden alternatifi bulunmadığına dair satır üstüne satır döktürenler mi…

Emperyalist-kapitalist sistemin artık gladyovari yöntemlere, darbelere ihtiyacı kalmadığını vaaz eden, yetmedi Türkiye gericiliğinin emperyalistlerle kol kola giriştiği Ergenekon operasyonlarını bu tür kötülüklerden kurtulma, arınma niyetine bağlayan önderler mi…

Geçmişte rakip gördüğü bütün sol güçlere imha amaçlı acımasızca saldırmış dar milliyetçi bir örgütü, PKK’yı, önce 12 Eylül’ün intikamını aldığı gerekçesiyle sonra, bu örgüt ülkenin bütününde solun kalanına baskın hale gelince bu kez faydacı fırsatçı düşüncelerle yere göğe koyamayanlar mı…

Emperyalistlerden aldığı askeri, lojistik, kurmay desteği geçmişte de devrimciler aynısı yaptı yalanıyla normalleştirenler mi…

Sayın sayabildiğiniz kadar, görün işitin tanık olun. Şimdi hep birlikte ülkeyi emperyalist seçeneklerin birinden diğerine yatırmakla meşguller. Eskiyen, işlevsiz kalan seçenekten yenisine olmadı daha yenisine… Kırılamıyor kısır döngü bir türlü, bilinçlerdeki esaret sürüyor.

Şok Doktrini maya tutmuş, belli… Çıkardıkları onca patırtı gürültü içinden arada bir kulağa değen maziye ait sol kelamların bu durumda pek bir anlamı kalmıyor doğrusu. Zevahiri kurtarmaya dönük lakırdılar... Ne pratikte ne de bilinçlerde gerçek karşılığı var.

Tam da emperyalistlerin gözlerini karartıp coğrafyamızı yakıp yıkarak gelip kapımıza dayandığı şu günlerde ne büyük talihsizlik. Üstelik halkımız neredeyse kendiliğinden emperyalist saldırganlık karşısında tepkisel bir tutum içine girmişken.

Solun buna yanıt verememesi, tepkileri anlamlı sonuç alıcı bir mücadeleye kanalize edememesi asla hoş görülemez.

Yine emperyalist seçenekler öne çıkacaksa eğer, sağcı gerici çözümlere yönelecekse halkımız herkes bilsin ki bunun vebali solun omuzlarındadır, başkalarının değil.

 

Alper Levent Yakış

SOLİTİRAZ.COM

Facebook'ta Sol İtiraz