21 Ağustos 2018 Salı

Devrimci Yön

Akp’nin gidip gelen aklı

Akp’nin gidip gelen aklı
02 Ocak
10:32 2018

 

AKP farklı çıkarları, dolayısıyla bunlara tekabül eden farklı siyasi eğilimleri barındıran çok bileşenli bir koalisyon yapısı olarak vücuda geldi.

Eğilimlerin her biri yönetim kademelerinde az çok temsil imkanı bulmuştur ancak kuruluş sürecinde örgütsel inisiyatif büyük ölçüde, Türkiye Cumhuriyeti’ne başından itibaren sert eleştiriler yöneltmiş iki önemli akımın, “İslamcı muhalefet”le “Kürt muhalefeti”nin fikri takibini yapan kadrolardaydı.

Esasında her iki akım geçmişte zaten iç içedir. Cumhuriyet rejimine tepki gösteren ve yer yer güçlü isyanlara kaynaklık eden muhalif hareketlerin ortak ideolojik formuydu İslam geçmişte; yalnızca dini saiklerle hareket edenlerin değil Kürt muhalefetinin de. Kürtlerin talepleri dahil her tür talep “Hilafet”, “şeriat” başlıkları altında İslami tonlara bürünerek dile geliyor, böylece toplumsal meşruiyet kazanıyordu.

İsyanların bastırılmasının ardından yaşanan uzun sessizlik döneminde iç içelik az çok devam etti. Tabloyu değiştiren “Kürt muhalefeti”nin 60’lı, 70’li yıllarda önemli oranda sol sosyalist eksene oturması olmuştur. Kürt solu önce Türkiye soluna eklemlenmiş, sonra buradan da ayrışarak kendi yolunu çizmiştir.

Yine de geride İslamcı hareketin saflarında veya sağın gövde partilerinde varlığını sürdüren güçlü bir damar kaldı. AKP’nin kuruluşunda hareketlenip inisiyatif alan işte bu geleneksel damardır.

Solda yaşanan ayrışmanın Kürt meselesinin çözümüne dair sol önerileri neredeyse anlamsızlaştırdığı koşullarda bunların partideki varlığı, Türkiye sağıyla iç içeliği sağcı çözümlerin önünü açmıştır. Üstelik, sol, seküler Kürt hareketiyle AKP’de toplanmış Türkiye İslamcı hareketi arasında kritik süreçlerde bariz biçimde hissedilen örtülü ittifakı da mümkün kılmıştır. Burada volan kayışı işlevini gördüklerini söyleyebiliriz.

Dolayısıyla AKP bünyesinden çıkan “Çözüm önerisi”nin, partinin arka planını oluşturan tarihsel akımların tezleriyle örtüşmesine şaşmamalı. Bire bir tekrardan söz etmiyoruz, bunun anakronik kalacağı açık; tarihsel tezler günün iç ve dış koşullarına uyarlanarak yeniden sentezlenip ortak söyleme dönüştürülmüş ve Türkiye’nin siyasi iklimi uygun hale geldikçe de adım adım uygulamaya konmuştur.

 

SACAYAKLARI

Sentezin üzerine oturduğu sacayaklarından ilk ikisi Cumhuriyet tasfiyeciliği ve (Sünni) İslamcılıktır. Üçüncüsü ise neo liberalizm.

Diğerlerinden farklı olarak tarihsel akımların genetiğine içkin değildir neo liberalizm; içinde bulunulan konjonktüre aittir. Önemsiz olduğu, ihmal edilebileceği sonucu çıkarılmamalı buradan; kilit önemdedir, geleneksel söylemleri dönemin emperyalist stratejileriyle örtüştürmüştür. Aynı zamanda laik saflardaki emperyalizme bağımlı kesimlerin AKP’yle bütünleşmesinin yolunu da açmıştır.

Neo liberalizmi yalnızca iktisat politikalarına indirgeyen sığ bir bakışla bunun nasıl gerçekleştiğini kavrayamayız. Kuşkusuz iktisat politikaları belirleyici konuma sahiptir ama neo liberalizm basitçe bunların toplamından ibaret değildir; iktisadi saiklerle ilintili biçimde uluslararası ilişkilere, iç ve dış siyasete, ideoloji-kültür alanına dönük önermeler içeren bütüncül bir yaklaşımdan söz ediyoruz.

Neo liberalizmin emperyalist zihniyetin merkezine oturduğu 80’li yıllardan itibaren bütün bu başlıkları içeren kapsamlı bir program zaten dünya genelinde uygulamaya konmuştu. Nitekim, Büyük Ortadoğu Projesi adı verilen ve bugün coğrafyamız genelinde yıkıcı sonuçlarına tanık olduğumuz spesifik program aynı anlayışla kotarılmıştır. Projenin iktisadi özü sınırsız sömürü ve talansa bunun siyasi haritadaki karşılığı parçalanmış, un ufak edilmiş devletlerdi, ideolojik-kültürel karşılığı ise yeniden formatlanmış İslam yani ılımlı İslam.

AKP vücut bulurken proje henüz adıyla sanıyla haritalar eşliğinde ilan edilmemişti ama içeriğine ve kapsamına dair belli bir mutabakat, kararlılık emperyalist merkezlerde çoktan oluşmuştu. Kurucu kadroların bunlardan bihaber olduğu söylenemez. Haberdardılar, ötesi neo liberal iktisat politikalarına yatkınlıklarıyla, Cumhuriyeti tasfiyeye teşne zihniyetleriyle adeta programın potansiyel müttefikiydiler; fiili müttefik haline gelmeleri bu yüzden fazla zaman almadı. Emperyalistler tarafından aleni biçimde desteklenip iktidara taşındılar ve uzunca bir süre bu destek sayesinde iktidara tutundular.

Geçmişten beri uygulanagelen iktisat politikaları AKP iktidarında çok daha radikal tedbirlerle kısa sürede tamamlandı. Özelleştirmelerden tutun doğal kaynakların, kamu mallarının yağmalanmasına, emekçi haklarının budanmasına kadar her düzeyde emperyalist talepler görülmemiş bir yıkıcılıkla yerine getirildi.

Cumhuriyet tasfiyeciliğinde gösterdikleri performansın doğrusu bundan aşağı kalır yanı yoktur. Cumhuriyet paradigması adeta linç kampanyasına tabi tutulmuş, Cumhuriyetin kod ve simgeleri, kurucu liderleri aşağılanıp gözden düşürülmüştür.

Ilımlı islam meselesine gelince burada bir parantez açmamız gerekiyor. Tarafların yaklaşımında başlangıçta pek önemsenmeyen ama uzun vadede sorunlara sebebiyet vereceği daha o zamandan belli nüansların varlığı bir gerçekliktir. Bunlar anlaşılmadan ne geçmişteki uyumu ne de bugünkü çatışmayı kavrayabiliriz.

ILIMLI İSLAM veSÜNNİCİLİK

Emperyalistler ılımlı İslam kavramıyla İslam dünyasında arzuladıkları ideolojik-kültürel iklimin tarifini yapmışlardır. Kapitalist üretimin, bunun gereksindiği tüketimin, bireyciliğin, mal ve sermayenin sınırsız akışının önünü kesen her tür engeli, geleneksel yapıyı ortadan kaldıracak ve nihayetinde  islam dünyasını emperyalist-kapitalist sisteme neoliberal prensipler çerçevesinde tam anlamıyla entegre edecek bir iklim…

Buraya kadar sorun yok, AKP’yi yöneten zihniyetin farklı düşünmediğini yukarıda ifade ettik.

Aynı şekilde ılımlı İslamın Türkiye’de zorunlu biçimde Sünnici forma bürünecek olması da emperyalistlerin işine geliyordu. İslam dünyasını Sünni-Şii karşıtlığı üzerinden büyük dilimler halinde bölmeyi kafalarına koymuşlardı çünkü. Nihai amaçları her iki tarafı mümkün mertebe denk güçte tutarak biteviye rekabetin, çatışmanın içine çekmek böylece hırpalamak, yeteri kıvama geldiklerinde bu kez bünyelerinde barındırdıkları diğer (Devletler, milletler, kültürler arası) çelişkiler üzerinden parçalayabildikleri kadar parçalamaktı.

Şii aksının lideri İran frensiz ihtiraslarıyla zaten elde hazır duruyordu. Sünni aksını inşa etmek için ise Suudi Arabistan’ın yanı sıra Türkiye’ye öncü rolü biçmişlerdi, AKP’nin görevlerinden biri Türkiye’yi bu role hazır hale getirmekti.

AKP’yi kuran kadroların azımsanamayacak oranı emperyalist stratejiye Türkiye’nin parçalanması dahil ortaya çıkaracağı bütün sonuçları göze alarak onay vermiştir. Emperyalizme bağlanmış, çıkarları emperyalist çıkarlarla özdeşleşmiş her kesimi bu kaleme sokabiliriz. Türkiye’de ve bölge genelinde yaşanacak dağılmadan kendilerine pay biçen etnisite, mezhep klanlarını da…

Çoğunluk ise meseleye son derece oportünistçe yaklaşmıştır. Emperyalistlerin nihai tasarımını benimseyecek yapıda olmadıkları açık yine de kendilerine sunulan role, Türkiye’yi Sünni aksının lideri yapma rolüne kullanım değeri yüklemekten geri durmamışlardır. Bundan güç alarak önce iç düşmanları Cumhuriyetçileri ve laikleri ezmenin sonra da dışarıda Sünni yayılmacılığı peşinde koşmanın hesabını yapıyorlardı çünkü.

Örneğin, başyapıtları olan, emperyalistlerle birlikte kotardıkları “Çözüm Süreci”ni ele alalım. Emperyalist açıdan “süreç”, Türkiye Cumhuriyeti’nin en az maliyetle ve büyük bir toplumsal mutabakatla tasfiyesine hizmet ediyordu besbelli; AKP’deki hayalperestler için ise aynı zamanda, dediğimiz gibi,  Türklerle Kürtlerin yeni Osmanlıya uzanacak Sünni ittifakına.

Elbette hayalperestler bile pazarlıkların başlıca muhatabı PKK’nın Sünnici bir çizgiye gelmesini beklemiyordu, istedikleri PKK’nın yıkıcı enerjisini içeriden dışarıya, Şii aksı devletlerine yöneltmesiydi yalnızca. Böylece AKP içeride geniş bir manevra alanı kazanırken diğer yandan dışarıda Sünni aksının düşmanları İran ve Suriye baskı altına alınıp hareket edemez hale getirilecekti.

PKK bu yolla meşgul edilirken uzun vadede Kürt ulusalcılığının içeride ve dışarıda muhafazakâr, Sünni Barzani’nin liderliği altında toplanması öngörülüyordu. Geniş topraklara, zengin doğal kaynaklara hükmeden bir güce eriştiğinde Barzani’nin devletini ilan edeceğinden ve hemen akabinde Türkiye’yle birleşme kararı alacağından son derece eminlerdi.

Barzani liderliğindeki IBKY’nin gerçek sınırlarının çok ötesine taşacak biçimde yayılmasına AKP tarafından verilen desteğin ardında işte bu güven yatar. Benzer destek Suriye’ye sarkması için de verilmiştir. Sınırlarımızdan geçip Kobani’ye yollanan Peşmerge konvoyuna bu gözle bakınız. Ekleyelim, Türkmen politikası da aynı amacın hizmetine sokulmuştur. Şii Türkmenleri ötekileştiren Sünni Türkmenleri ise Barzani’ye yedekleyen politikayı kastediyoruz.

YIKILAN HAYELLER

Şimdi hayallerin yıkıldığı yerdeyiz. Bırakınız Suriye’de Irak’ta içine düştükleri durumu, Sünni aksının yerinde yeller esmesini, aksın sıkı müttefikleri Suudi Arabistan ve BAE’nin yanlarına Mısırı da alarak düşman saflara geçmesini AKP’nin kanatlanıp uçan hayallerine kalkış için gerekli itme kuvvetini verecek en önemli projesi “Çözüm Süreci” de çöktü,  hem de iki ayağıyla birden.

Önce PKK, uzun süren sessizliğinin ardından Hendek siyasetiyle yıkıcı enerjisini yeniden Türkiye’ye yöneltti. Arada geçen zamanı, barış(!) dönemini her şeyden önce Türkiye’deki silahlı varlığını ve lojistiğini pekiştirmede kullandığı böylece açığa çıktı. Burada İran’ın PKK hiyerarşisinde Öcalan’ı boşa çıkaracak denli güç kaymalarına yol açan ve rotayı (ABD’nin de desteğiyle) tekrar Türkiye’ye çeviren ustaca hamlelerini göz ardı etmemek lazım. AKP açısından tipik bir ava giden avlanır durumu…

AKP açısından daha kötüsü müstakbel Türk-Kürt federasyonunun eş başkanı Barzani ile yaşadığı gerilim oldu. Barzani sonunda kurgulandığı gibi devletini ilan etmenin eşiğine kadar geldi ama tam bu aşamada AKP’ye sırt çevirerek gerçekte ABD-İsrail çıkarlarına paralel duruşunu ifşa etti.

Yeri gelmişken bir parantez de burada açalım. Şu kısa tarih bize Türkiye’nin Kürt meselesinin ne PKK ne Barzani ile çözülemeyeceğini netlikle gösterdi. Türkiye’ye içeriden değil dışarıdan bakıyorlar çünkü, Barzani hep böyleydi PKK ise uzunca zamandır böyle. Durdukları noktadan Türkiye’den ne koparabilirsek kârdır diye düşüneceklerini kestirmek için alim olmak gerekmiyor.

Peki o zaman geriye ne kalıyor diye sorabilirsiniz, hemen söyleyelim: Bu ülkenin milyonlarca Kürdü! Birlikte yaşadığımız, eylediğimiz söylediğimiz, içeriden bakan ve ülkenin bütünlüğü içinde yaşama arzusu taşıyan milyonlarca Kürt. Herhalde onlara Sünni kardeşliğinden başka söyleyecek bir şeylerimiz olmalı.

AKP’NİN SORUMLULUĞU

Bir yandan emperyalistlerle doludizgin işbirliği diğer yandan kendi gündemini ilerletme gayreti… Bu ikili karakter AKP’nin yolunu çizmiştir. Kuşkusuz zikzaklı bir çizgi, bazen boyun eğen bazense gücünün sınırlarını zorlayan…

Bu çizgide gidebildiği kadar gitti AKP ama istediği yere varamadan emperyalistlerin uzattığı nihai faturayı derhal ödenmek üzere önünde buldu. Nihai fatura, yani Türkiye’nin merkezi birliğinin dağıtılması üstelik İslamcı ihtirasların artık bir kenara bırakılması…

Emperyalist niyetlerle İslamcı ihtirasların artık örtüşemediği,  çatışmak zorunda kalacakları an mutlaka karşımıza çıkacaktı, herkes farkındaydı bunun, nitekim çıktı da. Ancak o gün geldiğinde muhterislerin ülkeyi ne denli savunmasız bırakmış oldukları daha net biçimde görüldü.

İç-dış kutuplaşma, kuşatılma ve nihayet hedef tahtasına konma;  işte içinde bulunduğumuz halin özeti;  tam da emperyalist programın öngördüğü gibi. Emperyalist niyetlerin menzili içinde zaten vardı bunlar, AKP ihtirasları peşinde koşarken yapıp ettikleriyle ülkeyi öngörülen sona doğru hızla yaklaştırmaktan başka bir şey yapmamış oldu aslında, en büyük kötülüğü de bu.

BELİRSİZLEŞEN ROTA

Hayaller duvara çarpıp dağılmaya yüz tutunca özellikle son birkaç yıldır AKP içinde de gidişata dair çeşitli tepkilerin uç verdiğini görüyoruz. Çelişen tepkiler…  AKP’nin başlangıç mutabakatına dayalı farklı bileşenlerden oluşan koalisyon yapısı homojen tutuma imkan vermiyor.

Kimileri nihai faturanın ödenmesinden yana kimileri ise direnme eğiliminde. İslamcı ihtiraslarından vazgeçemedikleri için veya elde kalanı, Türkiye’yi ye de yitirmemek için farklı duygularla direnmekten yana tavır koyanlar artık kendisi de emperyalistlerin hedefi haline gelen ve son dönemde emperyalistler tarafından şeytanlaştırılmış liderlerin yaşadıkları trajik son göz önüne alındığında direnmekten başka şansı bulunmayan Erdoğan’ın etrafında toplanmış durumdalar.

Ne ölçüde ve nereye kadar direneceklerini kestiremesek de şimdilik hep birlikte belayı savuşturmak üzere savruk hamlelerle koruyucu ittifaklar aramaya koyulmuş olduklarını görebiliyoruz; içeride dışarıda, yakın uzak coğrafyalarda… Öyle ki muhataplarının bazıları bir zamanların rakipleri, düşmanları: Rusya, Çin, İran, Suriye ve içeride Ulusalcılar, Avrasyacılar, milliyetçiler…

Doğallıkla bu durum Erdoğan merkezli siyasetin söyleminde zikzaklara, bariz kaymalara yol açıyor. Bazen Sünniciliği bazen genel İslam savunusunu öne çıkaran, Asya’dan, Avrasya’dan dem vuran yeri geldiğinde Cumhuriyete, Atatürk’e, laikliğe bile olumlu göndermelerde bulunan tutarsız, eklektik bir söyleme tanık oluyoruz.

Kabul etmek gerekir ki, tutarsızlığına rağmen ittifaklarının en azından bir bölümünü az çok kararlı hale getirmeyi başardı, Erdoğan. Belirsizlik ve karmaşa garip biçimde hem doğal tabanını yitirmesini engelliyor hem de yeni ittifaklarını ayakta tutmaya yarıyor. Tarafların her biri çizginin zamanla kesin biçimde kendi lehlerine evrileceği beklentisiyle Erdoğan’la birlikte hareket etmeyi sürdürüyorlar.

Geçici bir durum elbette, sürgit devam edemez. Erdoğan’ın belirli yönde atmak zorunda kalacağı her kesin adım kimi ittifaklarını pekiştirirken kimilerini geçersiz kılacak hatta yeni düşmanlıklara kapıyı aralayacaktır.

Son Kudüs olayları bağlamında yaşanan gelişmeler daha şimdiden süreci hızlandıran etkilerde bulunmaya başladı bile, İslamcılık bariz biçimde yeniden ön plana çıktı bu kez antiemperyalist tonlara bürünerek. Büyük Ortadoğu Projesinin bütün dünyaya ılımlı İslamın lider adayı olarak lanse ettiği şahıs şimdi emperyalizme karşı İslamın savunuculuğuna soyunuyor. Belli ki emperyalist kuşatma karşısında kendine bir koruma duvarı örmeye çalışıyor.

Eğer bu yolda devam edecekse ister şekilci olsun isterse az çok gerçek duyguları yansıtsın üstlendiği misyon iç politika ve dış politikada muhalefetin mutlaka hesaba katmak zorunda kalacağı sonuçlar üretecektir.

Ve ekleyelim, muhalefetin bugün yaptığı gibi emperyalist politikalara eklemlenerek mesafe almak giderek daha zorlaşacaktır.

Her şeyden önce Türkiye halkı bu teslimiyetçi tutuma geçit vermez.

Artık iyice gericileşen baskıcı hal alan Erdoğan rejimi ancak aynı anda emperyalist niyetlere set çeken muhalif bir anlayışla geriletilebilir.

Ülkeyi Erdoğan’a veya emperyalistlere teslim etmeye rıza göstermeyeceksek şayet başka bir çıkış yolu da yok.

 

Levent Yakış

SOLİTİRAZ.COM

Facebook'ta Sol İtiraz