26 Mayıs 2019 Pazar

Devrimci Yön

Beka dediğin öz İle sağlanır söz İle değil! / Ünsal Çankaya

Beka dediğin öz İle sağlanır söz İle değil! / Ünsal Çankaya
05 Şubat
00:00 2019


Devletin Anayasasına işlenerek devlet diline laiklik ilkesinin yerleşmesinin 82. yılı.

Devletimizin dini yoktur o yıldan beri.

Olağanı da olması gerekeni de budur, devlet soyuttur çünkü.

Onu -o soyut kavramı, devlet kavramını yani- oluşturan ilkeler somutlar ülkenin varlığı ve devamlılığına ve yurttaş olan, olmayan tüm insanları kapsayıp, onların yaşamlarına dokunmasını...

“Laik, sözlük anlamı ile ruhani olmayan kimse, dini olmayan fikir, kurum, sistem ve ilke anlamına gelmektedir. Laiklik ise kısaca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını, devletin din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından tarafsız olmasını ifade etmektedir.”

Anayasamıza laiklik ilkesinin yerleşme süreci Özdemir İnce’nin 5 Şubat 2010 tarihli Hürriyet Gazetesindeki yazısında açıkça belirtildiği gibi şöyledir:

“4) 1924 Anayasası’nda devletin dininin, İslam dini olduğu belirtilmiştir. Hilafetin Anayasa’dan önce kaldırılmış bulunmasına, Anayasa’nın kendisinin de laik olmasına karşın, koşullar böyle bir kuralın Anayasa’da yer almasını gerektirmiştir. Kuralın Anayasa’nın 2. maddesinden çıkartılması ancak 10 Nisan

1928’de yapılan Anayasa değişikliği ile olabilmiştir.

5) 5 Şubat 1937’de yapılan değişiklikle, 2. maddeye, Devletin temel nitelikleri olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin programında yer alan altı ok, “Türkiye Cumhuriyeti Cumhuriyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır” biçiminde girmiştir.

6) 1961 Anayasası Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.

7) 1982 Anayasası Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.

Madde 4: Anayasa’nın 1’inci maddesindeki Devletin şeklinin cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2’nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3’üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Madde 174: Anayasa’nın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasa’nın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.”

Laiklik ilkesi o topluma ait her bireyin din, dinsizlik tercihlerinin istisnasız güvencesidir.
Öncelikle laiklik ilkesinin gereğidir bu tutum.

Sonrasında; başlangıç hükümlerinde başlıkları madde metinlerini bütünleyecek biçimde yazılı, devletin tüm nitelikleri açık açık sayılarak vurgulanan ve “bu ilke ve niteliklerine bağlı kalacağıma ant içerim” diye edilen yemine ve o yeminin yazılı olduğu anayasaya bağlılığın tutum ve davranışlarla desteklenip, halka o anayasanın tüm hükümleriyle bir yönetim taahhüt edilmekle kalınmayıp, inanıldığı, bu inançla da hükümlerin ayrımsız ve yok sayılmadan icra da edildiğine ilişkin güven ve güvence vermektir.

Oysa çok uzun yıllardır ‘Devlet Adamları’ ise devlet adına yaptıkları her açıklamaya kendi dinlerini asli müdahil etmekten kaçınmadılar, bunun laiklik ilkesinin güvencesini yaşayan yurttaşlardaki güveni yıktığının farkına varmadılar ya da bilerek umursamadılar.

Kimseye kendi dininin -dinsizliğinin- söylemleri ile hitap edemez devlet adına açıklama yapan devlet görevlileri. Dayatamaz kendi tutumunu tüm yurttaşlara. Eskiler bu yüzden “ibadet de kabahat da gizli” deyimini üretmişlerdir. Gösterişle dayatılan inanç ya da inançsızlık yönetilenlerde yönetene yaltaklanmaya ya da devletin geleceğinden kaygı ve devlet adına görev yapanlardan korkuya ve bu kişilik zaafları da yurttaşta var olan devlete olan inancı zayıflatmaya neden olur.

Bu yemine bağlı kalmayanların kaypak tutumları “politika halkı ikna etmekte kullanılan en büyük yalandır” diyen sofistike görüşlerin kanıtı oldu.

Halkın bir kesimi değişik dönemlerde ’kendilerinden olan ‘birileri iktidarda diye sevindi, sevindiği gibi ayrıcalıklar da elde etti devletle ilişkisinde…

Bir kesimi ise işte tam bu yüzden açıkça kendi değerlerinin dışlandığını hissetti ve olumsuz sonuçlarını yaşadı…

Oysa ne kayırılmak ne de kayırılanların olduğunu görmek istemeyen, anayasaya bağlı yurttaşlar olmalı, çoğunlukta onlar var ise o ülke yaşanası bir ülkedir.

Bizim ülkemizde de  anayasaya bağlı yurttaşlar hâlâ çok ve onlar tüm diğer yurttaşlarla birlikte eşit ve güvenceli yurttaş olduğuna inanmak istiyor ve çok zamandır her defasında kendi inancının ‘yalan yere’ edilen yeminle yok sayıldığını görüyor, bu bakımdan hangisi olursa olsun bir dine inanan insan yöneticilerin bu tutumu yüzünden o dinden soğumaktadır.

Dinsiz olan ya da tanrıya inanıp da kitaplı dinlere inanmayanlar için devlet adına görev yapanın anayasada yazılı  laiklik ilkesini bozan yemin ve onu da yok sayılarak onları bir dine yöneltecek eylem ve söyleyişlerinin muhatabı olduğunda kendi anayasal hakkının -inanmama özgürlüğü dahil-yok sayıldığını, devlet katında ikinci sınıf yurttaş olduğunu, dışlandığını, aşağılandığını görüp ülkedeki yurttaşlara eşit yönelmeyen her devlet tutumu ile dünyası kararmaktadır.

Ülkemizde dünyada doğup, geliştiği şekli ile anayasamızda yer alması bu coğrafya dahil tüm dünya ülkeleri arasında gelişmeye, refaha yönelten en büyük adım olmuştur…

Bu yüzden özellikle devlet adına görev yapanların laiklik ilkesine sahip çıkıp, söz ve eylemleriyle bu ilkeye aykırılıklarla ülkenin varlığına ve kuruluş ilkelerine zarar verenleri ve ilkeye sahiplenenlere zarar verenleri yargı önüne çıkartması gerekir.

Çünkü anayasa ve bu yasaya uyumlu ve bağlı özel ceza yasalarında bu görev emredilmiş, takdire ve keyfiliğe bırakılmamıştır.

Oysa görevi bu ve diğer ilkeleri korumak, uymak ve uymayanları devletin yargısı önüne yollamak olan ‘Devlet Adamları’ ise devlet adına yaptıkları her açıklamaya kendi dinlerini asli müdahil etmekten kaçınmadı ve günde gelinen noktada devlet adına ayrımsız görev yapılmadığını görüp devlete ve aynı görevlilerce kayırılan birileri olduğunu görüp o yurttaşlara ve sonuçta tepeden aşağıya birbirine güvensiz yurttaşlarla doldu ülkemiz.

Bizzat en yetkililerin tüm iş ve sözlerinde belli bir dini ve o dinin belli bir mezhebini savunmaları ile artan bu kara gidişat durmalıydı ama durmadı. İç ve dış güçlerin böl ve yönet ilkesini kolayca uygulayabildiği coğrafyamızda kaçınılmaz olan ülkemiz için de gerçekleşti ve devletin laiklik ilkesini, anayasada yazılı yemine rağmen çiğneyenler arttı.  Bu aymazlık önceleri küçük küçük isyanlar ile patlasa da son kırk yılı kapsayan bir “tarikatlaşma” oyunu ile derinden ve gizli yayılmalarla devletin tüm yönetim alanlarına sızılıp, laiklik ilkesini yıkmaya, ülkeyi bölmeye hevesliler arttı.

Ülkenin bu karanlık günlerden kurtuluşu elbette mümkün.

Öncelikle ayrımsız tüm yurttaşlara aynı eşit mesafede olunduğunun anayasada yazılı güvencesi yaşama geçirilmeli ve yurttaşların yönetenlere güveni geri gelmeli ve bunu sağlamak için de tüm kademelerdeki yöneticiler hukuk devleti olmanın gereğini ve laiklik ilkesine bağlılığın gereğini yüreğinde duymalı, iş ve eylemlerine ve en önemlisi sözlerine yansıtmalıdır bu kararlılığı. 

Devlette devamlılık asıldır, her kademede görev alanlar ise geçicidir ve her görev döneminde o görevli kendi çalıştığı sürede kendinden öncekilerin başlattığı yasal uygulama ve görevleri devamla sonuçlandırır.  Bu görevin koşulu ve sınırı anayasaya bağlılık yemininde yazılmış ve her kademede yemin ile sımsıkı tekrarlanmıştır… Devamlılığın esas-temel-olduğu, bu devamlılıkta kuruluş ve çağdaşlaşma için belirlenmiş tüm ilkelerin emir, rehber olduğu unutulmamalıdır.

İnsanlar en yetkili yerlerde de olsalar kendi inançlarını tanrısı ile arasına -gizliliğe- bağlamalı ve devlet adına söylemde laiklik ilkesine bağlı kalacağına ilişkin yeminini özü ve sözü görev süresince bir olacak, herhangi bir nedenle, sözü ve tutumu ile yalanlanmayacak şekilde icra etmeli.

Yönetenlerin yurttaşları bir arada tutma, yaşatma ve devletin devamlılığını sağlama görevlerini savsaklaması dahi kabul edilemezken o görevin asli ilkelerini yok sayanlar arttıysa…

Yurttaşlar anayasalarına ve yazılı oy haklarına sahip çıkarak buna dur diyebilmeli.

Bütün bu ayrışmalar o ilkeye -laiklik ilkesine- hak ettiği değeri vermekten vazgeçmekle ilgili…

Vazgeçmiyorum diyenler korkutulmasın, korkmasın. Ben vazgeçmiyorum.

Çok şey düzelecek o zaman...

Ünsal Çankaya
GERCEKEDEBİYAT.COM


Facebook'ta Sol İtiraz