18 Haziran 2019 Salı

Devrimci Yön

Çözüm Süreci Neydi? Neden Çöktü? Yeniden Başlar mı? / Levent Yakış

Çözüm Süreci Neydi? Neden Çöktü? Yeniden Başlar mı? / Levent Yakış
21 Mayıs
00:00 2019

Önce şunu söyleyelim, Çözüm süreci nedir sorusunun tek bir yanıtı yok. Kişi, kurum ve devletler düzeyinde katkıda bulunmuş, az çok inisiyatif üstlenmiş epeyce aktör var devrede çünkü, her birinin de muradı başka başka. 

Barışarak bölünmek de var işin içinde, barışarak birleşmek hatta birleşip başkalarına karşı yayılmacı savaşlara girişmek de, kimin penceresinden baktığınıza bağlı.
 
Niyetleri ayrı ayrı sorgulamak gerekiyor. Yalnız, konuyu dağıtmamak açısından gidişatı belirleyen aktörlere odaklanmak daha doğru ve yeterli olacaktır. Makalemizde bunu yapmaya çalışacağız.
 
*
 
Çözüm Sürecini önce kurgulayıp koşulları hazır hale gelince uygulamaya koyan ortak iradenin başta gelen dış bileşeni, emperyalist siyasanın son çeyrek asrına damgasını vurmuş neoliberal, neocon küresel yapılanmadır; hakim iç bileşen ise İslamcılar. İşte, ana aktörler. Farklı çıkarlarla bunlara eklemlenmiş ya da kendi adına bağımsız biçimde müdahalede bulunmuş diğer güçlerin rolü talidir.  Olumlu veya olumsuz yönde gidişata etkide bulundukları tartışılmaz ama başlangıç ve bitiş büyük ölçüde ana aktörler arasındaki ilişkinin seyrine bağlı gelişti. Uzlaşmalarıyla başladı anlaşmazlığa düşmeleriyle sona erdi.
 
Hangi konularda uzlaştılar sonra neden çatıştılar, yanıtını aşağıda uzun uzadıya vereceğiz. Giriş mahiyetinde bir şeyler söylememiz gerekirse, uzlaşmanın “leitmotiv”i Türkiye Cumhuriyetini tasfiyedir. Tarafların bu yönde niyet ve kararlılığıdır süreci başlatan.
 
Ancak, başlamak için yeten sonuna kadar birlikte yürümeye yetmedi. Her birinin nihai amacı farklı olduğu için tasfiyenin nasıl bir geleceğe bağlanacağı sorusuna ortak yanıt bulunamadı. Tasfiye mesafe alıp sona doğru yaklaştıkça ilişkileri daha da gerdi bu durum, emperyalist niyetlerle İslamcı hayallerin artık örtüşemediği noktada da ipler koptu.
 

NİHAİ AMAÇ...
 
Emperyalistlerin amacını kavramak için ince hesaplara dalmak gerekmiyor, hoyratça sergiledikleri BOP haritalarıyla çoktan deklare ettiler zaten. Çözüm Süreci emperyalist açıdan bu haritalardan ayrı düşünülemez, hatta BOP’un Türkiye ayağını halletmede işlerine yarayabilecek en uygun araçtı.
 
Belki işleri zamana yayacaktı ama emperyalistleri de hedefteki diğer devletlere uygulamak zorunda kaldıkları savaş, işgal vb. meşakkatli yöntemlerin yükünden kurtaracaktı. Türkiye’yi işgal veya iç kargaşaya sürükleme türünden BOP takvimine uymayan erken müdahalelere başvurmaktansa toplumsal çoğunluğun mutabakatıyla adım adım tasfiye... Ötesi, sürecin katalizör etkisinden faydalanarak bekletmeden Türkiye’yi nihai tasarımları şehir devletlerinden mürekkep Modern Ortaçağ koşullarına sürüklemektir.
 
İslamcılara gelince, burası biraz daha karışık, toptancı yaklaşımlarla izah edilemez. Karşımızda yekpare bir blok yok, emperyalist stratejiye farklı menzillerde geçerli olmak üzere eklemlenmiş çok sayıda fraksiyonu bünyesinde barındırıyor bu kesim.


ABD'li Albay Ralph Peters'in meşhur BOP haritası

İçlerinde üzümün sapı armudun çöpü demeden sonuna kadar tabi olacak unsurlar haylice mevcut. Yine, İslami kurallara göre yönetecekleri irili ufaklı dilimler karşılığında ülkenin kalanında ne olup bittiğine bakmadan parçalanmaya rıza gösterecekler de.
 
BOP’un nihai sonuçlarına itiraz edecek, günü geldiğinde direnç göstermesi muhtemel unsurlar da mevcut, kuşkusuz. Paradoks gibi gözüken bu sonuncuların bile projeye hevesle katılmalarıdır. 2000’li yılların başında İslamcı camia neredeyse bütün halinde emperyalistlerin bağlaşığı konumundaydı. İstisna sayılabilecek kişi ve gruplar, Erbakan örneğinde tanıklık ettiğimiz üzere dava arkadaşlarının timsah gözyaşları eşliğinde çoktan geriye itilip etkisizleştirilmişti.
 
Diğerlerini anlamak mümkün, sonuçlara katlanamayacak kesimlerin heveskar tavrı ise herhalde ayrıca açıklama gerektirir. Kısaca yanıtlarsak, BOP’un başlangıç aşamaları itibarıyla sunduğu fırsatlar cezbetti bu kesimi. Girdikleri kapının sonunda nereye açılacağını kestirseler dahi önlerine çıkan fırsata bigane kalamadılar.
  
Türkiye’yi S. Arabistan’la birlikte Sünni İslamın lider ülkesi yapmayı vadetmişti emperyalistler. Geçici bir rol elbet, gerçek niyet, aynı anda Şii aksının da önünü açarak İslam dünyasını biteviye çatışma ve rekabetin içine itmekti. Yeterince takatten düştüklerinde bu kez her birini etnik, kültürel, devletler arası çelişkiler üzerinden ayrıca doğramaya devam edeceklerdi.
 
Türkiye’yi kışkırtır, İran’ın önünü açarken hep bu kurguya göre davrandılar, nihai tasarım  belleklerinde her daim saklıydı, İslamcıların aklı ise Türkiye’ye biçilen öncü rolüne takılıp kalmıştı.
 
Sünni aksının liderliğine soyundurulmuş bir Türkiye’de İslamcıların domine etmediği bir iktidar kompozisyonu düşünülemezdi bile. Soğuk Savaşın ünlü Yeşil Kuşak projesinin sunduğundan çok daha büyük bir lokma önlerindeydi: Türkiye’de iktidar, İslam dünyasında liderlik...
 
Hazır emperyalist desteği arkalarında görmüşken iç düşmanları laiklerle Cumhuriyetçileri ezmenin hesabını yaptıklarına kuşku yok. Ezip geçecek ve asla meşru görmedikleri Türkiye Cumhuriyetini böylece tasfiye edebileceklerdi.
 
Ümmetin ayaklarına vurulmuş prangaydı Cumhuriyet onlara göre. Emperyalistler sonrası için ne düşünürse düşünsün prangayı çözmeye yardım ettikleri sürece doğru bir iş yapıyorlardı, dolayısıyla birlikte yürümekte fayda vardı.
 
Birlikte yürüyüp içeride ve dışarıda yeterli güce ulaştıktan sonra gerekirse emperyalistlerden kopup tek başlarına hayallerine doğru koşabilirlerdi. Hayallerindeki devlete, mevcut sınırları aşan çok daha büyük bir devlete, Yeni Osmanlıya...
 
Şunu da ekleyelim, emperyalist tasarıma kağıt üstünde belki de en uzak İslamcı kesim, Yeni Osmanlıcılar, BOP’a, Çözüm Sürecine sağ, muhafazakar cenahtan gelen itirazları yatıştırmada, direncin kırılmasında baş roldedir. Çevrelerinde toplumsal hipnoz yaratmayı başarmışlardır.
 
 
İstediklerini gerçekleştirecek akla ve özgüvene fazlasıyla sahip göründüler. Akıl dediklerinin köylü kurnazlığı, özgüvenin boş böbürlenme olduğunu ilk kavrayan emperyalistlerdir, Osmanlıcı hayalleri sürekli beslemişlerdir bu yüzden.
 
 
OSMANLICILAR ve ÇÖZÜM SÜRECİ
 
Türkiye Cumhuriyeti daha baştan yanlış kurulmuş, meşruiyeti tartışma götürür bir devlettir Osmanlıcılara göre. Diğer İslamcı ekoller de aynı düşünceyi paylaşır, bu topraklarda yaşayan ahalinin duygu düşünce dünyasına, beklentilerine, tarih bilincine kökten aykırıdır Cumhuriyet.
 
Ümmeti ulusla ikame ederek üstelik ulusu da tek bir kavim üzerinden tarif ederek çatısı altında yaşayan diğer kavimlerin hak ve hukukunu çiğnemiş, laikliği dayatarak da Müslüman çoğunluğun iradesini hiçe saymıştır.
 
Sınırları da adaletsizce çizilmiştir yeni devletin, son Osmanlı Meclisinin yenilgi koşullarında belirlediği en geri çizginin Misak-ı Milli’nin bile gerisine düşülmüştür.
 
Bütün bunlara rağmen kurulup ayakta kalmasını kurucu kadroların yetenek ve azminden ziyade uluslararası konjonktürün sunduğu imkanlara bağlarlar. Batılı devletlerin, 1.Dünya Savaşı sonrasında aniden vücuda gelen Sovyetler Birliğinin önünü kesecek tampon devlet ihtiyacını karşılamıştır Cumhuriyet; sınırları buna göre çizilmiş, rejimi, laik yapısı yine arzuları doğrultusunda Batılılarca belirlenmiştir.
 
Fakat artık böyle devam edemez İslamcılara göre, Sovyetler Birliğinin ortadan kalkmasıyla birlikte Batılıların mevcut haliyle Türkiye Cumhuriyetine ihtiyaçları kalmadı. Bu durumda ne dış dünya ne de halk devamına zaten imkan tanımayacaktır. Ucu kaosa varan ani gelişmelerle karşılaşmak istemiyorsak, halkın beklentilerine yanıt veren yeni bir devlet nizamına acilen geçiş yapmak zorundayız.
 
Bunu yaparken de ecdadımızın pratiği yol göstermeli bize. Tıpkı Osmanlı gibi, her kavmin hak ve hukukunu gözeten gerekirse topraksal statüye (eyalet, federasyon vb.) kavuşmalarına imkan sağlayan, Müslüman ahalinin iradesini yansıtacak biçimde İslami kurallara göre yönetilen yeni bir devlet yegane kurtuluşumuzdur.
 
Hem zorunludur hem mümkün, adil olan da budur ayrıca. Ezici halk çoğunluğunun ortak paydası (Sünni) İslamda birleşmek, adalet gereği karşılamak zorunda olduğumuz topraksal statü talebinin ayrılığa yol açmasını engelleyecektir. Ötesi, Müslüman ahalinin iradesini kendi kurumsal kimliğinde toplayacak Hilafet makamıyla taçlandırabilirsek şayet İslam bize hep birlikte mevcut sınırları aşıp Osmanlı hinterlandına yayılmak için gerekli güç ve motivasyonu kazandıracaktır.
 
Yeri gelmişken bir parantez açalım, emperyalistlerin kafasında da  İstanbul merkezli Hilafet fikri vardır ama altını boşaltacak gerekli önlemleri aldıktan sonra. Bırakın İslam Dünyasını, Anadolu coğrafyasının bile merkezi birliğini temsilden yoksun, gevşek örgülerle birbirine bağlanmış sayısız parçanın üzerine kondurulmuş sembolik bir makam. Ancak emperyalistlerin isteği doğrultusunda manevi etkide bulunacak ötesine geçtiği anda da altındaki halı kolayca çekilecektir.
 
Kağıt üstünde Hilafet Bunu bile Türkiye’yi istedikleri istikamete sokmada yem olarak kullanabilmişlerdir.
 
Devam edelim, özetlediğim söylemler İslamcı akımların Cumhuriyete kuruluşundan itibaren yönelttiği eleştirilerin, karşı tezlerin az çok tadilatla günün koşullarına uydurulmasından başka bir şey değil aslında. Böylece, söylem BOP’la da uyumlu hale getirilmiştir.
 
Tarihsel gerçekliği ne denli doğru yansıttığını bir yana bırakırsak, kendine göre iç tutarlılığı vardır, toplumun gönlünü çelecek cazip vaatlerde bulunduğu da kesin.
 
Fİkri arka plan göz önünde tutulursa Çözüm Sürecine biçtikleri misyon kendiliğinden ortaya çıkar: Türklerle Kürtleri Sünni İslamda birleştirerek iç barışı sağlamak.
 

YAVUZ SULTAN SELİM KÖPRÜSÜ
 
Bu yalnızca ilk aşama. Anlaşılacağı üzere Osmanlıcılık kendini iç barışla sınırlayamaz, sonraki aşamada ittifak her iki halkın varlık gösterdiği yakın coğrafyaya genişletilecekti. Hayallerin ucu yaratılan sinerjiyle Sünni Arapları da eklemleyerek federasyonlar halinde İslam dünyasının fiziki sınırlarına dayanmaya kadar gider.
 
Gerçekleşir geçekleşmez ayrı, niyeti baz alırsak İslamcı açıdan Çözüm Süreci, içeride barış ve topraksal paylaşımı dışarıda ise  savaşlar yoluyla genişlemeyi öngören kapsamlı bir stratejinin peşrev faslıydı. İlk yoklamalar burada çekildi, strateji deyim yerindeyse laboratuvar koşullarında sınandı.
 
Her ittifak gibi, “öteki”ni de tanımlıyordu dolaylı yoldan: Dışarıda Şiiler, içeride Aleviler ve laik Cumhuriyetçiler.
 
Çözüm Sürecinin balayı günlerinde İslamcı literatürden taşan söylemlere, kimi tarihsel olaylara yapılan sık göndermelere kulak kesilirsek buna dair sayısız ipucu bulabiliriz. İçlerinde özellikle Yavuz Sultan Selim ile İdrisi Bitlisi arasında 16.yy başlarında gerçekleşen tarihsel ittifaka yapılan gönderme önemlidir. Sürecin Seçilmiş Zaferidir bahse konu ittifak.
 
Anlatıma göre, Osmanlı Devleti Safevi ve Memluk baskısı altında çökmek üzereyken anılan şahsiyetlerin öncülüğünde Kürtlerle Türklerin Sünni İslamda birleşmeleri güçler dengesini kökten değiştirmiştir. Saldırılar def edilmekle kalınmamış her iki rakip geriye doğru itilerek imparatorluğa giden yolun önü açılmıştır.
 
Gerçek yanları vardır hikayenin, abartısı daha da fazla. Konumuz bu değil, gerçekliğe uygunluğundan ziyade yüklenen anlam önemli. Şubat 2015’de Dolmabahçe mutabakatının imzalanmasıyla Çözüm Sürecinde son viraja girildiği ilan edildiğinde, inşaatı hızla tamamlanmakta olan üçüncü boğaz köprüsüne Yavuz Sultan Selim adının verilmesi tesadüf değildi yani. Sürecin başarıyla sonlanacağının öngörüldüğü tarihte zaferi taçlandıracak anıt eser de hazır olacaktı.
 
Sürecin ruhunu daha iyi yansıtan bir eser düşünülemezdi doğrusu. Boğazın iki yakasını birleştirmesi Kürtlerle Türklerin birleşmesine karşılık geliyordu köprünün, adı ise birleşmenin ideolojik-politik içeriğine. Ne diyelim, süreç çöktü köprünün adı kaldı yadigar.
 

YENİ OSMANLININ ZOR YOLU
 
Halihazırdaki yaygın kabule bakıp her zaman aynı itibarı gördüğü sanılmamalı Osmanlıcı tezlerin. Genç nesil bilemeyebilir, bilecek yaşta olanlar da unutmuş olabilir. Malum, hafızaı beşer meselesi...
 
AKP gelene kadar İslamcı, Osmanlıcı taleplerle sahneye çıkan partilerin hiç biri seçimlerde oyların dörtte birini aşan oylara ulaşamamıştır. AKP’nin aldığı oylarda dahi bu tür taleplerle ilişkilendirilemeyecek tepki ve beklentilerin önemli payı vardı.
 
İslamcıların tersi yönde abartılı iddialarının ciddiye alınacak yanı yok, Türkiye halkı gerçekte Cumhuriyet paradigmasını büyük ölçüde benimsemiştir. Daha AKP iktidara gelmeden, 28 Şubat postmodern darbesiyle iktidara el koyan siyasi, askeri zevatın bir yandan Atatürkçü, laik söylemleri öne çıkarıp diğer yandan her tür rezilliği yaparak, yağma ve soygunla ülkeyi dibe itmelerine rağmen 2000’li yılların başında durum hala böyleydi.
 
Rejim, sistem, iktidar eleştirisinde belirgin artış gözleniyordu kuşkusuz ama bunlar Cumhuriyetin varlığını , meşruiyetini sorgulayacak boyutta değildi henüz. Halkın Cumhuriyete, laikliğe, mevcut sınırların meşruiyetine inancı sürüyordu.
 
BOP ve alt başlığı Çözüm Sürecinin hemen gündeme gelmemesinin nedeni budur. AKP’nin kuruluş mantığına baştan içkin oldukları halde kuvveden fiile çıkmaları epeyce zaman almıştır. Emperyalistler ve müttefiki İslamcı kesim abartılı öz güvenlerine rağmen muhtemel dirençleri az çok tartabiliyordu. Gerekli düşünsel, psikolojik vasatı yakalayıncaya kadar sert hamleler yapmaktan kaçınıp sabırla beklediler.
 
Hazırlık safhası diyebileceğimiz bu uzunca dönemin başlıca meşgalesi halkın Cumhuriyetle gönül bağını örselemek olmuştur.
 

HALK YOLA GETİRİLİYOR
 
İslamcı teranelerin bu kez iktidar gücüyle geçmişle kıyaslanmayacak boyutta biteviye dillendirilmesinin amaca ulaşmada katkısı yadsınamaz. Yine, lafın yetmediği yerde devreye giren baskı ve tasfiyelerin de...
 
Arada gerçekleşen ince bilimsel operasyonları da atlamamak lazım. Özellikle, ABD’den gelip kurduğu “Ekopolitik” ekibiyle faaliyet yürüten Dr. Vamık Volkan’ı... Fazla göz önünde bulunmadığı için katkıları kalın bir sis bulutunun ardında kalmış ve zamanla unutulmaya terk edilmiştir. Yeniden hatırlatmakta fayda var.
 
Kimdir, Vamık Volkan? Kestirmeden söyleyelim, CİA ajanı! Aynı zamanda, Politik Psikolojinin dünya çapında en önde gelen uzmanı.
 
Politik Psikoloji, Büyük Gruplar adını verdiği etnik, kültürel gruplara ve uluslara yoğunlaşmış disiplinler arası akademik bir alan. Büyük Grupların oluşumuna ve birbirleriyle ilişkisine farklı pencereden bakarak açıklık getirme iddiasında. Bunu da bireylerin psikolojisine odaklanmış Freudçu yaklaşımın (psikoanaliz) varsayım ve çıkarımlarını topluluklara uyarlayarak yapmaya çalışıyor.
 
Detayları atlarsak, Politik Psikolojiye göre bazı gruplarda rastladığımız aşırı ideolojilere bağlanma, iradesini karizmatik bir lidere teslim etme türünden patolojik eğilimler veya bir grubun başka gruplarla ilişkisinde ortaya çıkan irrasyonel davranışlar yüzeyde gözüken ve o anda bize makul gelen gerekçelerden ziyade aslında çok daha derinde yatan, tarihsel köklere sahip motivasyonlardan kaynaklanır.
 
Motivasyon kaynakları arasında en önemlileri Seçilmiş Travma ve Seçilmiş Zaferdir. Her ikisi de, topluluk kimliğinin oluşmasında başat rol oynar.

 


Psikanaliz ve çatışma çözümleri uzmanı Prof. Dr. Vamık Volkan

Seçilmiş Travma, grup üyelerinin geçmişte yaşadığı acı çekme, çaresizlik ya da utanç duygularına yol açan olayların nesilden nesile aktarılarak ortak hafızada kalıcılaşmasıyla ortaya çıkar. Seçilmiş Zafer ise, tersine, grup üyelerine gurur ve üstünlük veren olayların sonucudur, nesilden nesile aktarılacak denli güçlü duygulara yol açmaları kaydıyla.
 
Travmalar grup kimliğini pekiştirmede zaferlere göre çok daha işlevsel. Yaşanan acılar sevinç, gurur üstünlük duygularına kıyasla daha kalıcı izler bırakıyor. Hele yaşanan acı doğal felaketlerin veya istem dışı gelişmelerin değil bir başka grubun eyleminin sonucu gerçekleşmişse buna dönük intikam duygusu grup kimliğini sürekli diri tutuyor.
 
Bir grubun zaferi diğer grupta travmaya yol açmışsa ortak tarih aradaki ilişkiyi asırlar sonra bile etkileyebilmekte. Güncel sorunlara gerçekçi çözümler bulmayı engelliyor bu durum. Önce geçmişin gölgesinden kurtulmak gerekiyor. Tarihsel olguları açıklığa kavuşturup travma yaşayan grubun yas tutması mutlaka sağlanmalı. Hele travmaya yol açan grup yası paylaşabilirse ilişki çok daha sağlam bir zemine oturacak, dışarıdan yardıma gerek kalmaksızın karşılıklı oturup sorunları çözebileceklerdir.
 
Anlatılan kadarıyla Vamık Volkan’ın yaklaşımında ne gibi kötülük var diye sorulabilir, düşmanca duyguları sağaltarak grupları karşılıklı konuşacak, sorunları ortaklaşa çözecek kıvama getirmek neden kötü olsun?

Ama kazın ayağı öyle değil. Güneydoğu Asya’dan tutun Kafkasya’ya oradan Balkanlar, Baltık Kıbrıs’a dek Dünyanın bütün sorunlu bölgelerinde bizzat koşturarak, Politik Psikolojinin kuramsal çerçevesini, tecrübelerini ABD lehine sonuç elde etmede sonuna kadar  kullanmıştır, Vamık Volkan.
 
Gittiği her yerde ulusları devletleri ayrıştırma yönünde çaba sarf etmiştir. Hakkını yemeyelim, Kıbrıs’ta birleştirme yönünde. ABD nasıl isterse o yönde, kısacası.
 
Nasıl birleştirdiklerini merak edenler Kıbrıs’ta dönen dolaplara bakabilir, ayrıştırma söz konusu olduğunda ise izlenen yol basittir, toplumları sürekli travmatik geçmişe odaklayarak başardılar bunu. Sönümlenmiş travmaları yeniden canlandırdılar, canlılığını sürdürenleri daha da alevlendirdiler. Buna uygun bir geçmiş yoksa pireyi deve yaparak, olmadı düpedüz uydurarak yeni travmalar icat ettiler.
 
Bir dönem topluma nefes aldırmayan “Tarihle Yüzleşelim” histerisi rasgele ortaya çıkmış entelektüel züppelik değildi yani, inceden tasarlanmış kapsamlı psikolojik operasyonun mottosuydu. Dr. Volkan ülkeden nihayet çekip gittiğinde bize bıraktığı adeta travma manyağı haline gelmiş bir toplumdur. Müsebbipler de ya Türklerdir ya Cumhuriyet. Osmanlı dönemine uzanan olaylarda sorumluluk Türklerdedir, sonrası için her tür melanet Cumhuriyetin kurumsal kimliğine etiketlenmiştir.
 
Ermenileri katletmiş, Kürtleri, Rumları, Süryanileri, Dersim’de Alevileri katletmiş, Müslümanları mağdur etmiş, 12 Eylül darbesiyle cemi cümlemizi ezmiş failler... Bütün mağduriyetler aynı çuvala dolduruldu. Çuvalın dibini kazısak, sırasını bekleyen daha gün yüzü görmemiş envai çeşit mağduriyetle karşılaşacağımız kesin. Gerçek veya sanal hepsinin toplumda şu veya bu ölçüde karşılığı var.
 
Kim neden yapmış, sınıfsal toplumsal bağlamı ne; hangi dönemde gerçekleşmiş, tarihsel bağlamı ne
önemi yok at çuvala gitsin.
 
Diğer yandan, Seçilmiş Zaferlerimiz teker teker elimizden alındı. Hem de Vamık Volkan alay edercesine Atatürk’e, Cumhuriyete övgüler düzerken başardılar bunu. O travmalara yoğunlaştı gerisini İslamcılara bıraktı.
 
Emperyalizme karşı verilmiş bağımsızlık savaşı yoktu artık. Savaş bir yana Cumhuriyeti bizzat emperyalistler kurmuşlardı. Yedi düvele meydan okumamız hikayeydi, ne İnönü,  Sakarya zaferi vardı ortada ne Lozan. Sıradan bir paşanın Padişahın kendisine verdiği görevi  kötüye kullanarak koca imparatorluğu berhava etmesinden ibaretti her şey. İttihat Terakki’nin yarım bıraktığı işi böylece tamamlamıştı.
 
Demokratik devrim, aydınlanma, Cumhuriyetçilik de neymiş, despotizmin dik alası...
 
Suçun hepsini İslamcılara yüklemeyelim, sol liberallerin, hatta devrimci, sosyalist kişi ve grupların önünü ardını düşünmeden Cumhuriyete yönelttiği insafsızca eleştiriler, kuruluş sürecine faşist diktatörlük yaftası vuran, kurucu kadroları değersizleştiren söylemler (yeri gelmişken, Yalçın Küçük’ün adını da yad edelim) Cumhuriyete savaş açanların ekmeğine yağ sürdü.
 
İnsan, Politik Psikoloji haklıymış demekten kendini alıkoyamıyor, zaferlerimiz travmalara ne kolay yenildi.
 
Emperyalistler adına iş gören Dr. Volkan’ın toplumun geneline yaymaya çalıştığı düşünsel-psikolojik iklimin finalinde, travma yüklediği gruplar artık diğerlerinden ayrı yaşamak isteyecek, travmaların müsebbibi varsayılan “suçlu” gruplar ise suçlarının vebali olarak mağdurların ayrılıp gitmesine merhametle rıza gösterecekti.
 
Çözülme gerçekleşip amaç hasıl olduktan sonra isteyen, daha doğrusu gücü yeten herkese ekmek çıkardı buradan, İslamcılara da... Uygun parçaları seçip pekala kendi pazıllarını  oluşturabilirlerdi.
 
Amaçlarına ulaştılar mı, tam sayılmaz ama toplumu bir arada tutan dokuyu yamalı bohçaya çevirdikleri  gerçek. Türkiye siyasetine yön veren parti ve örgütlerin tepelerine, kilit konumlara
travmalardan muzdarip ya da bundan beslenen, buna oynayan figürlerin doluştuğu da gerçek. İdeoloji, kültür üreten halkada da, keza.

 
Başarı hanelerine yazabiliriz. Sıradan insanlara, halka ise aynı ölçüde nüfuz elde edemediler. Osmanlının çöküşünü, Anadolu coğrafyasının hangi koşullarda güç bela elde tutuluşunu kolektif hafızasında taşıyan halk çoğunluğu, Cumhuriyete inancı sarsılsa da, doğru bildiklerinden kuşkuya düşse de içgüdüsel refleksle tarihle yüzleşelim teranesine, BOP’a, Çözüm Sürecine hep soğuk baktı, direnç gösterdi. Dağılıp gitmekten korktu, Dimyata pirince  (Yeni Osmanlı) giderken evdeki bulgurdan olmaktan korktu.
 
Bir noktadan sonra, merhametle rıza göstermesini beklemektense kalan direncini çözmek için halkı sopayla terbiye yoluna gidecektir BOP’un ortakları.
 
Sopa, PKK’dır.
 
 
HAZIRLIK SAFHASINDA PKK’NIN  ROLÜ
 
İktidarca atanmış görevlilerin PKK temsilcileriyle gizlice yürüttüğü Oslo görüşmeleri 2009 yılında başladı. Habur sınır kapısında “teslim” olan PKK kadrolarının törensel gösterilerle karşılanması, Erdoğan’ın “Demokratik Açılım Süreci” tanımını ilk kez kullanması yine aynı yıl içinde gerçekleşti.
 
15 Şubat 2013’de Açılım kavramından Çözüm kavramına geçiş yapıldı.
 
3 Nisan 2013, Akil İnsanlar Komisyonu kuruldu.
 
25 Nisan 2013, PKK, Türkiye topraklarındaki bütün silahlı güçlerini 8 Mayıs’da Irak’a çekeceğini ilan etti.
 
25 Eylül 2013, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Hükümetin diyalog aşamasından müzakere aşamasına geçmemesi durumunda süreci bitireceğini duyurdu.
 
15 Kasım 2013, BDP milletvekili Gülten Kışanak, görüşmelerde tıkanıklık yaşandığını ve dışarıdan bir hakeme ihtiyaç duyulduğunu açıkladı.
 
23 Ağustos 2014, Başbakan yardımcısı Beşir Atalay’ın “Kandille direkt görüşülmesini arzu ediyorum” sözlerine Cemil Bayık’dan “Biz her zaman açığız” yanıtı geldi.
 
27 Ağustos 2014, Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı görev süresince Çözüm Süreciyle yakından ilgileneceğinin altını çizdi.
 
28 Ağustos 2014, BDP milletvekili İdris Baluken, ilerleyen günlerde müzakere aşamasına geçileceğini belirterek müzakerelerin yazılı anlaşma haline gelmesini istediklerini açıkladı.
 
30 Ağustos 2014, Bülent Arınç, sürecin başarıya ulaşması için Çözüm Süreci Kurulu oluşturacaklarını açıkladı.


 
Kronolojik sıralamayı takip edersek sürecin Oslo, açılım, çözüm, müzakere derken yazılı mutabakata doğru aktığı anlaşılıyor. Nitekim, 25 Şubat 2015’de Dolmabahçe Sarayı’nda ortak imzalarla kayda alınan mutabakat metniyle bu da gerçekleşti.
 
Garip gelen, bütün bu süreç boyunca PKK şiddetinin artarak sürmesidir. Açılımın hemen öncesinde Aktütün karakoluna saldırıyla başlayıp Çukurca, Dağlıca baskınlarıyla büyük can kayıplarına yol açarak hız kesmeden devam eden şiddet dalgasına daha küçük çapta çok sayıda eylem eşlik etmiştir.
 
İlk bakışta, eylemlerle PKK’nın iktidarı hep daha ileri adımlar atmaya zorladığı söylenebilir. Fakat, biraz eşelenirse pek öyle olmadığı fark edilecek. Bunu en iyi Oslo görüşmelerinden sızan tutanaklara bakarak anlayabiliriz.
 
Tutanaklardan yansıyan laubalilik derecesinde samimiyet hiç de tehditkar üsluba uygun düşmüyor. Dışarıda kızılca kıyamet koparken görüşmeler aynı üslubu koruyarak aksamadan sürmüştür. Devlet görevlilerinin, “Her tarafa patlayıcı doldurduğunuzu biliyoruz, hani” deyip görmezden geldiklerini ima eden sözleri hala hafızalarda.
 
Kimse kimseyi kandırmasın, süreç aşama aşama birlikte planlandı. İktidarı doğrudan hedef aldığında PKK’nın nasıl bir tepkiyle karşılaştığını daha sonra Hendek olaylarında gördük.
 
Geçelim. Sansasyonel eylemler doğrudan halkı yenilgici duygulara sürüklemek için sahneye kondu. Tek başına yetmez ama eylemler karşısında iktidarın gösterdiği bilinçli acizlik kuşkusuz halkta bu tür duyguları körükledi. 90’lı yılların sonunda savaş kapasitesi asgariye indirilmiş, liderinin ele geçmesiyle moralman çökertilmiş örgüte AKP iktidarı döneminde kendini toparlaması için fırsat bunun için verildi.
 
Yeniden ve yeniden dirilen, bir türlü baş edilemeyen örgüt imajı zaten algı operasyonlarıyla kafası karışmış, Cumhuriyetle gönül bağı zayıflamış halkı belli bir aşamadan sonra “artık ne olacaksa olsun” noktasına getirdi.
 
BOP’un ortaklarının daha ileri hamleler yapmak için aradıkları fırsat Sopa(PKK) oradaysa çözüm halkın önündeydi zaten: diyalog müzakere, federasyon, Yeni Osmanlı...
 

PKK İKNA EDİLİYOR...
 
Sopa görevini sektirmeden üstlenmesinden PKK’nın iktidarın iradesine tabi olduğu sonucu çıkmamalı. Halkın direncini kırmak aynı zamanda kendi işine geldiği için hevesle yerine getirdi. Hani, körün istediği...
 
Yoksa Çözüm Sürecinin formatına epeyce itiraz geldi PKK saflarından. Sünnici formatı benimsemek bir yana benimser görünmek dahi PKK açısından kolay değil. Her şeyden önce kadrolarının mezhebi bileşimi, seküler karakteri buna engel. Kuruluşundan itibaren adım adım büyüttüğü Birleşik Kürdistan ihtirasını özerklik, federasyon vb. çözümlerle sınırlamak da, keza.
 
Çokça tartışıldı. Lafta kalmadı tartışmalar araya şiddet de girdi. Sakine Cansız ve arkadaşlarının Paris’de katledilmesini bu kalemden sayabilirsiniz.
 
Aslında iktidarın PKK konusunda hayale kapıldığı söylenemez, istediği kalıba girmeyeceğinin  farkındadır. Ancak, Kürtler adına mücadele yürüten en etkili örgütü dışarıda bırakarak masaya kurulması düşünülemezdi bile.
 
PKK’yı masaya oturtmada amaç, üzerindeki baskıyı kaldırıp elini serbest bırakma karşılığında oyun bozucu hamlelerini engellemekti. Silahlı güçlerini ülke dışına çıkarmaya razı edip mümkünse yıkıcı enerjisini Şii aksı devletlerine(İran, Irak, Suriye) yöneltmek...
 
PKK bu yolla meşgul edilirken uzun vadede Kürt ulusalcılığını muhafazakar, Sünni Barzani’nin liderliği altında toplayacaklardı. Çözüm masasındaki görünür muhatap PKK iken perde arkasındaki gerçek muhatap Barzani’ydi.
 
Müstakbel federe devletin muadil eşbaşkanıydı Barzani. Günü  gelince Türkiye ile birleşeceğine kuşku yoktu. Lideri olduğu Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin gerçek sınırlarının çok ötesine taşacak biçimde genişlemesine Türkiye tarafından verilen desteğin ardında işte bu güven yatar.
 
AKP’nin bölge politikası hep Barzani’yi merkez almıştır. TSK’nın Irak’da üslenmesinin bir gerekçesi IKBY’yi korumaktı, Irak yönetiminden veya İran’dan gelebilecek saldırılara karşı. Kürt referandumu sürecinde kendinden son derece emin Barzani’nin Türkiye desteğini çektiğinde özgüveninin nasıl sıfırlandığını, asgari direnç dahi gösteremediğini hep birlikte gördük. Hala Türkiye’nin desteğini ikame edebilmiş değil, halihazırda ne ABD ne İsrail bunu karşılayabiliyor. Yakın gelecekte değişebilir tabii.
 
AKP’nin Türkmen politikası da aynı amacın hizmetine koşulmuştu. Barzani’nin yayılmasına itiraz edeceği aşikar Şii Türkmenler düpedüz yerlerini yurtlarını terk etmeye zorlandı, KDP kaynaklı tacizlere göz yumuldu. Sünni Türkmenlere ise Barzani’ye yedeklenmeleri tavsiye edildi.
 
Aynı destek Suriye’ye sarkması için de verildi Barzani’ye. Sınırlarımız içinden geçerek Kobani’ye yollanan Peşmerge konvoyu yanlış biçimde PKK’ya destekmiş gibi algılandı. Kobani direnişinin prestijini kurnazlıkla PKK’dan  Peşmergeye aktarmaktı niyet esasında.

 

 

 
Medyaya günlerce servis rdilen konvoy karşılama gösterileriyle de Türkiye Kürtlerine operasyon çekildi. Kürtleri Peşmergeye kaynaştırma çabası...
 
Demek ki, Çözüm süreci kısa vadede PKK lehine sonuçlar üretse bile zaman Barzani’ye çalışacaktı. PKK saflarında kolay hazmedilecek bir durum değil. Buna rağmen,2013 yılına geldiğimizde iç tartışmaların aşıldığına dair işaretler çoğalmaya başladı. Akabinden Kürt siyasasının kalburüstü isimlerinden çerçevesini iktidarın belirlediği programa dahil oldukları izlenimi veren açıklamalar ardı ardına geldi.
 

PKK OYUNA KATILIYOR
 
Önce Abdullah Öcalan’dan başlayalım. 2013 Nevruzunda Süleyman Sırrı tarafından Diyarbakır’da okunan mektubunda Öcalan, sol cenahı şaşırtacak netlikte Sünni İslama vurgu yapıyor ve İdrisi Bitlisi’nin adını sahiplenerek anıyordu. Barzani’yi “Kürt halkının lideri” ilan etmesiyle verilmek istenen mesaj tamamlanmış oldu.
 
Destekleyici açıklama gecikmedi. Aysel Tuğluk, nisan ayında Radikal’de yayınlanan beyanında “Silahlı güçler Türkiye’yi terk etseler bile PKK önümüzdeki çeyrek asır boyuncavarlığını farklı  biçimlerde koruyacak” diyor ve ekliyordu: Suriye’de bir süre daha silahlı, İran’da yakın gelecekte tekrar silahlı; Avrupa’da kurumsal... PKK, fikirleri etki alanındaki siyasi, sosyal kurumları, demokratik aktiviteleri ile olacak...
 
Bu da Selahattin Demirtaş’tan: “Üç Kürt devleti olabilir. İran’da bir Kürt devleti, Suriye’de bir Kürt devleti. Tabii, Suriye’deki Kürt oluşumu Lazkiye’yi içine alırsa Kürtlerin böyle bir sorunu ortadan kalkar, denize alışırlar ve Türkiye’ye tam bağımlılık ortadan kakar...”(23 Mayıs 2014, HaberTürk)
 
Ne anlatıyor bu ifadeler bize? İktidarın önerisini kabul ettik, silahlı güçlerimizi dışarı çıkarıyoruz, bundan böyle Suriye, Irak ve İran’da boy gösterecekler. Unutmadan, Lazkiye’den denize çıkmamıza yardım edersiniz biz de Türkiye’nin sahillerini istemekten vazgeçeriz.
 
Aktardığım ifadelerle içeriğini ele veren mutabakatın resmiyet kazanması 2015 yılını bulacaktır. Dolmabahçe deklarasyonuyla birlikte bu fasıl da tamamlandı. Yol haritası belirlenmişti artık, kuşkuyla bakmak, tarafların uymayacağını düşünmek için görünürde bir neden de yoktu.
 
Nitekim, Kandil ekibine kuşkuyla bakan tasfiyeye uğramış eski PKK yöneticilerinden Nizamettin Taş, daha sonra aynı beklentiyi teyit eder tarzda konuşacaktır:
 
“PKK, şu tercihle yüz yüze kaldı, ya İran-Şii cephesinde yer alarak bu süreci sabote edecekti ya da tercihinden vaz geçerek kendini çözüme yatıracaktı. Anlaşıldığı kadarıyla Kandil de nihayetinde İran’dan uzaklaşarak Şii cephesinden vazgeçip diğer tarafta yer alacak.” (6 Mart 2015, HaberTürk)
 
Erken bir değerlendirme Mutabakatın yerle yeksan olduğunu görmesi için biraz daha beklemesi yetecekti oysa.
 

MUTABAKAT ÇÖKÜYOR...
 
İşler tam rayına girmişken yılın sonunu görmeye fırsat kalmadan imzaların çöpe gitmesi gerçekten şaşırtıcı. Kamuoyunda tartışıldı bu mesele, taraflar birbirlerini suçlayarak bugüne geldiler hala da tartışıyorlar.
 
Genel kanaat, Selahattin Demirtaş’ın 17 Mart 2015 HDP grup toplantısında sarf ettiği “Seni Başkan yaptırmayacağız” sözlerine tepki olarak masayı Erdoğan’ın devirdiği yönündedir. Başbakan Davutoğlu’na duyduğu husumetin de Erdoğan’ı fazladan olumsuz etkilediği söylenir. Dolmabahçe görüşmelerini perde arkasından koordine eden Davutoğlu’na partide insiyatifi kaptırma endişesi Demirtaş’ın sözleriyle birleşince iktidarı kaybetme telaşına kapılan Erdoğan masayı devirmiştir.
 
Arkası da Sarayın Savaşıyla gelmiştir: Gerginlik, çatışma, Hendek ayaklanması ve büyük can kayıpları, fiziki yıkım pahasına şiddetle bastırılması, devamında yine çatışmalar...
 
Demirtaş’ın Erdoğan’ı hedef alan açıklamalarından sonra yaşananları anlamlandırmada zorluk yok, iktidarı kaybetmemek için Erdoğan’ın elinden geleni ardına koymayacağı bilinmekte. Sormamız gereken asıl soru, bunu bile bile Demirtaş’ın neden böyle çıkış yaptığıdır. Çok sonra yaptığı özeleştiri kokan açıklamaların satır aralarında PKK tarafından zorlandığını ima etti. Yalnızca iktidar kanadından değil Barzani cephesinden de benzer eleştiriler gelmiş ve PKK’nın provokasyonuna alet olmakla suçlanmıştır Demirtaş.
 
Soruyu düzeltelim o halde, PKK Erdoğan’ı neden hedef aldı? Kimse, rejimin gericileşmesine, diktatörlüğe kaymasına engel olmaya çalıştı masalı okumasın, PKK’nın böyle bir derdi mi var?
 
Diktatör veya değil o güne dek Erdoğan Hükumetleri sayesinde yeniden hayat bulmuş, ülkenin azımsanmayacak genişlikte coğrafyasına hükmeder kudrete erişmiş PKK neden Erdoğan’’ı Başkan yaptırmasın?
 
En son gördüğümüz, meskun mahallerin ortasında askerlik şubesi gibi çalışan gerilla başvuru çadırlarıydı. Silahlı PKK’lıların dağda bayırda gazeteci, milletvekili karşılama gösterileriydi. Dibine kadar patlayıcı stoklanmış şehirleri, kasabaları da unutmayalım.
 
Şunu da söyleyelim, PKK’nın tavrında Demirtaş’ın sözleriyle açığa vuran keskin dönüşüm yaşanmasaydı Erdoğan bu tabloyu değiştirmek için kılını kıpırdatmazdı.  Yalnız dindar Kürtlerin değil, açılım politikaları sayesinde özellikle iç siyasetin kritik dönemlerinde PKK tabanının da desteğini almış, böylece gücünü perçinlemiş Erdoğan iktidarını neden riske atsın?
 
Mutabakatın bozulması önce Erdoğan’ın konumunu sarstı. Yaslandığı toplumsal, siyasal zemini dramatik boyutta daralttı. 7 Haziran 2015 seçim yenilgisini getirdi bu durum. Neredeyse iktidardan düşüyordu.
 
Sonra doğrulup yoluna devam etti ama kendi başarısından ziyade devreye giren başka güçlerin marifetiydi bu. Türk-İslam sentezcileri ve ulusalcı, Avrasyacı ekolün kimi temsilcilerinden oluşan karışık bir koalisyonun desteğiyle kendini ancak toplayabildi. Desteklediler ve kendi taleplerini de dayattılar.


Davutoğlu 2015 Van mitinginde: "Çözüm süreci bitmedi!"

Erdoğan o gün bugündür doğasına epey yabancı bu koalisyonun desteğine muhtaç durumda. Pek rahat olduğu söylenemez.
 
Demek ki, iç siyasetin denge ve oyunları olup biteni anlamaya yetmiyor. Yalnızca bunu baz alırsak ne PKK ne Erdoğan için mutabakatı bozmaya değecek sağlam bir gerekçe bulabiliriz. Anlamak için   dışarıya, sınırların ötesine bakmak gerekiyor. Hemen yanı başımızda patlak verip bölgemizi kaosa sürükleyen olaylara... Artçı sarsıntıları gelip iç siyaseti de vurmuştur. İktidar muhalefet ilişkisini, iktidar PKK ilişkisini dönüşüme uğratacak sonuçlara yol açmıştır.
 

DIŞ DİNAMİKLERİN ETKİSİ
 
PKK üzerindeki etkisinden başlayalım. Yalnız, PKK deyince karşımızda tabanıyla tavanıyla bütünlük gösteren yekpare bir yapı yok; merkezi hiyerarşisini, siyasi, askeri yapılanmasını farklı koşullara sahip çok sayıda ülkeye yaymış bu boyutta bir örgütte çeşitli eğilimlerin nüansların bulunması son derece doğal.
 
Detaya indikçe dallanıp budaklansa da Türkiye’yi baz alırsak farklı eğilimleri başlıca iki kolda toplayabiliriz: İlki, Abdullah Öcalan’la özdeşleştirebileceğimiz çizgidir diğeri ise, Kandil’de üslenmiş yönetici kadroların insiyatifinde gelişen çizgi. (AB devletlerinin kontrolündeki, legal siyasi alanda ve STK’larda yoğunlaşmış eğilimleri şimdilik bir kenara bırakıyorum.)
 
Öcalan iç siyasi dengeleri hesaba katar, biraz daha içeriden bakar meselelere. Çözüm Süreci boyunca iktidarın telkin ve önerilerine açık duruş sergilemiş, testiyi kırmadan mümkün mertebe
birlikte yürümekten yana tavır koymuştur.
 
Gerçekten de “içeride” bulunması bunda etken tabii; ayrıca, PKK’nın kuruluş aşamasında devletle kurduğu artık ayyuka çıkmış derin ilişkilerin bugüne yansımaları vardır, kuşkusuz. Fakat, en az bunlar kadar Öcalan’ın geleceğe dönük öngörüleri de önemlidir bugünkü tavrında. Kamuoyuna yansıyan, “2050 yılında (Kürt-Türk) nüfus eşitlenecek”, “Ben Kürtleri devletleştirmeye devleti Kürtleştirmeye çalışıyorum” sözlerine mim koyarsak, Öcalan’ın zamana oynadığını söylemek mümkün.
 
Dışarıdaki Kürtlerin eklemlenmesi durumunda demografik avantajı daha da öne çekeceğinin farkında. Önce Kürtleri birleştirmeye çalışıyor. Kim başaracaksa destek vermeye hazır, ezeli rakibi Barzani’ye bile. Birleşik Kürdistan  eklemlendiğinde adına Türkiye denebilecek ne kalacaksa geriye bunu temsile soyunanların elinin bugünkü kadar güçlü olmayacağını düşünüyor.
 
Sünnicilik meselesine fazla kafayı takmıyor bu yüzden, şartlar uygun hale geldiğinde pekala dönüştürebileceğini umuyor.
 
Kandil yöneticilerine  gelince...Türkiye’ye artık dışarıdan bakıyorlar. Fiziken ve ruhen koptular uzun süredir. Durdukları yerden bakarken gördükleri “işgal altındaki” topraklarıdır. Türkiye’ye eklemlenmeyi değil, kendilerine ait olduğunu düşündükleri Türkiye topraklarını halihazırda üslenip denetim altına aldıkları Kürdistan coğrafyasına katmayı düşünebilirler yalnızca. Birleşmenin rotasını çizerken bulundukları coğrafyayı merkez alırlar.
 
Burada bir parantez açalım. Kandilin durumu 19.yy sonlarında Yunanlılar tarafından kurulan Ethniki Eteria (1897)  örgütüyle pek benzerlik gösteriyor.
 
Ethniki Eteria’yı doğuran, Yunanistan ve Osmanlı topraklarında yaşayan Rumlar arasındaki fikir ayrılıklarıydı. İçinde bulundukları koşullar farklı yönlerde çıkarımda bulunmaya itmiştir Rumları.
 
Gerçekliğin bir tarafında, büyük güçlerin baskısıyla çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu vardır.
Doğallıkla bu durum Rumların Yunan devletini Osmanlı topraklarına doğru genişletme arzusunu kamçılıyordu. 19.yy ilk çeyreğinde Mora yarımadasında kurdukları devleti fırsatları kollayarak, akıllıca ittifaklarla epeyce genişletmişlerdi zaten, artık son darbeyi vurmanın zamanı gelmişti.
 
Bu arzuyu en fazla taşıyanlar daha çok Yunan devleti sınırları içinde yaşayan Rumlardır. Ethniki Eteria’yı kuran çekirdek yapı Yunan Ordusu mensuplarından oluşuyordu.
 
Diğer taraftan, Rumlar Osmanlı coğrafyasında ticaret, sanayi, sermaye yapısının abartmasız yarısını ellerinde tutuyorlardı. Müslüman nüfusun payına düşen %15’i geçmez; kalanı gayri müslim nüfusça paylaşılmıştır.
 
Üstelik, en hızlı nüfus artışı Rumlardaydı. Osmanlı istatistiklerine dayanan Kemal Karpat’a göre, 1905 yılına geldiğimizde 15 Milyonu biraz aşan Müslüman nüfusa karşılık Rum nüfus 3 Milyona yaklaşmaktaydı. Müslüman nüfusun geniş bir coğrafyaya dağıldığını, Rumların ise belli bölgelerde yoğunlaştığını unutmayalım. Öyle ki, İstanbul Boğazı’ndan Fethiye’ye bir çizgi çekildiğinde  batısında kalan topraklarda toplam nüfusun %50’sini aştıkları ya da aşmak üzere oldukları iddasındaydı, Rumlar.
 
İşte, bu demografik, iktisadi tablo ruhban ve entelektüel kesimden bazı Rumları farklı düşünmeye sevk etmiştir. Yayıldıkları coğrafyayı büyük güçlere yem yapmaktansa-ki, kaderleri bu durumda onların hesaplarına bağlı hale gelecektir-Osmanlı Yunan federasyonunu kurarak coğrafyanın bütünlüğünü sağlamayı önerirler. Burada biraz zamanın lehlerine çalıştığı hatta federe devleti süreç içinde belki de yeniden Bizans İmparatorluğu’na dönüştürebilecekleri umudu da saklıdır.
 
Aralarındaki tartışmada silahlar da patlamış, ölenler olmuş ama sonunda, Yunan devletini savaş yoluyla genişletme yanlıları ağır basmıştır.

Neticesi herkesçe biliniyor. Geriye doğru bakıp neden böyle karar verdiler diye tartışmak mümkün ama her şeyden önemlisi fiziken durdukları veya ruhen kendilerini ait hissettikleri yerdir. Yunanistan’dan bakıp başka türlü karar vermek herkesin harcı değil.Savaşı başlatmak durdurmaktan  kolay üstelik, başladığı andan itibaren inisiyatif, Yunanistanı büyütmek için kendini zapt edemeyenlerle, özellikle Balkan Savaşı yenilgisinden sonra Rumları söküp atmak isteyenlerin eline geçmiştir.
 
Belki vurgulamak lazım, Kürtleri Rumlarla kıyaslamıyoruz burada, PKK, özellikle Kandil’le Ethniki Eteria arasındaki benzerliğe göndermede bulunuyoruz. Yoksa Kürtlerin Anadolu’daki konumuyla Rumların Osmanlı İmparatorluğundaki konumu apayrı şeyler. Kürtlerle Türkler her açıdan kaynaştı  teritoryal, sosyolojik, kültürel her açıdan. Bu hem ortak çözümleri mümkün kılmakta, güçlendirmekte hem de az da olsa geçmişe rahmet okutturacak iç savaşları ihtimal dahiline sokmaktadır.
 
Devam edelim. Kandilin askeri, siyasi taktik ve stratejilerine, müttefik arayışlarına hep özetlediğim dışarıdan bakış damgasını vurdu. Telkin ve önerilere açıklıktan bahsedilecekse, adım adım entegre oldukları uluslararası boyutta taşıyan ilişkiler sistemi öne çıkar, buradan gelenlere daha duyarlıdırlar.
 
Uluslararası derken, küresel veya bölgesel düzeyde etki üreten birbirleriyle uyumlu uyumsuz çok sayıda aktörün (ABD, AB, İran, Rusya vb.) devrede olduğu karmaşık bir sistemden söz ediyoruz. Etki dereceleri farklılık göstermekle beraber hepsinin PKK içinde karşılığı vardır.
 
Aralarındaki rekabet zaman zaman PKK içi çatışma ve tasfiyeleri tetikler. Yine, PKK’nın tutum ve davranışlarında ortaya çıkan, ilk anda tutarsız, anlamsızmış gelen ani tavır değişiklikleri  de çoğu kez, ilişkiler ağı içinden gelen bu tür etkilerin sonucudur.
 
Türkiye’de sol cenah bir türlü kavrayamaz bunları. PKK’yı yekpare bir yapı gibi düşünür, eylemlerini de iç siyasetin sınırları çerçevesinde anlamlandırmaya çalışır. Anlamlandırmada zorluk varsa bu kez garip bir mantık devreye girer: PKK’nın bunu yapması için bir neden yok, o halde yapmamıştır, o halde iktidar yapmıştır, olmadı derin devlet...
 
İktidarların, devlet içinde yuvalanmış derin yapıların ne mal olduklarını biz de biliyoruz, ülkeye her tür kötülüğü yaptılar devam da edecekler. Fakat, her şeyi bununla açıklayamayız.
 
Örneğin, sol kamuoyu aksini düşünse de, Çözüm Sürecini sıkıntıya sokan öncü hamleler PKK’dan gelmiştir. Suçlama anlamında söylemiyorum, suçlu arayışında değiliz, süreç aksamadan sürseydi bile buradan ülke hayrına sonuç çıkmayacağını yukarıda anlatmaya çalıştık.
 
Bu ayrı, ilk bozucu hamle kimden geldi diye soruyorsak yanıt PKK’dır. Gözümüzün önünde duran basit gerçek...
 
Bunda da İmralıdan ziyade Kandilin payı vardır. Aslında her ikisi de AKP’nin iktidara gelişini, yapıp ettiklerini başlangıçta hayırhah duygularla karşılamıştır. Anlamsız değil, sonuçta AKP Cumhuriyet karşıtı tasfiyeci bir partiydi, iktidarda bulunması son kertede PKK’nın işine yarardı. İslamcılıkmış, laiklikmiş ikincil önemde meseleler, dar ulusçu pragmatizmiyle nam salmış PKK yöneticilerinden bu ayrıntılara kafayı takmalarını beklemek saçma.
 
Dolayısıyla, AKP’ye hep birlikte ehveni şer gözüyle baktılar. Tasfiyeye mesafe kazandırdığı sürece desteklerini esirgemediler. Bazen alenidir destek çoğu zaman da örtülü, dolaylı. İç siyasetin fırtınalı günlerinde her ikisine de bolca tanık olduk.
 
Ancak, açılım çözüm derken iş ciddiye binince, iktidarın dayattığı format özellikle Kandile ağır gelmeye başladı. Öcalan’ın ısrarlarına rağmen rezervlerini hep korudu Kandil, ayak diredi. Yaşanan gerilimin, huzursuzluğun açık tepkiye evrilmesi için ise sırtlarını sıvazlayan dışarıdan bir elin varlığı yetti.
 
Elin sahibi İran’dır, ilk bozucu hamlelerin ardında onun parmağı bulunuyor. Ekleyelim, kurtlar sofrası mantığıyla bakarsak bunu yapmaya hakkı da var.
 

İRAN SAHNEYE ÇIKIYOR
 
PKK’yı sarıp sarmalayan uluslararası ilişkiler ağının önemli aktörlerindendir, İran. Şaşırmak gereksiz, sonuçta dış politikasında Kürt kartını en etkili kullanan bölge devleti. Bu konuda maharetini 1950’li yıllardan itibaren dünya aleme kanıtladı. PKK olsun, KDP, KYB olsun Kürt ulusalcılığının lokomatifi örgütlerin tarihinde İran tarafından birbirlerine karşı veya rakip gördüğü devletlere karşı kullanıldıkları bir dönem mutlaka vardır.
 
Desteğin yönü koşullara göre değişkenlik gösterir, bir örgütten diğerine kayar. Burada esas, Kürt ulusalcılığının yıkıcı etkisini kendinden uzak tutup rakip gördüğü devletleri hırpalayacak en uygun koşulları yaratmaktır.
 
Tıpkı, halihazırda Türkiye’nin yapmaya çalıştığı gibi. Kimin çırak çıktığını söylemeye bile gerek yok.
 
Türkiye PKK’yı üzerine göndermeye çabalarken İran gelmekte olan tehlikeyi sezip çoktan tedbirlerini almıştı. İran açısından alarm zillerini çaldıran en önemli gelişme, 2007 yılında ABD ve Türkiye’nin teşvikiyle PKK’nın muadil örgütü PAJAK’ın kurulup kendi topraklarında faaliyete başlamasıdır. Bu tarihten itibaren İran’ın PKK’ya müdahalelerin sıklaştı. PAJAK’ın üstüne şiddetle gidip tutunmasına fırsat vermezken aynı anda ustaca hamlelerle Kandil yapılanmasında kendine yakın unsurların önünü açacak seri tasfiyelere girişti.
 
Tahmin edileceği üzere tasfiyeye uğrayanlar Öcalan’a yakın unsurlardır. Kardeşi Osman Öcalan-ki, tasfiye edilenler arasındadır-hemen her röportajında vurgulamıştır bunu ve açıkça İran’ı suçlamıştır.
 
Türkiye A. Öcalan’ın elinde bulunmasından hareketle onun adını kullanarak kendi politikalarını PKK’ya empoze etmeye çalışırken İran’ın yanıtı Kandil üzerinden geldi. Doğrusu, zaman İran’ın lehine çalıştı. Öcalan’ın içinde bulunduğu koşullar, izole yaşamı, örgüt üzerindeki etkisini giderek kısıtlarken iktidarın elini zayıflattı.
 
Dışarıda olsaydı Kandil’dekilerden farklı davranmayacağını söylemek mümkün tabii. İçeride olsa bir türlü dışarıda olsa bir türlü, iktidarın açmazı budur. İran’ın avantajı ise mücadeleye fiilen önderlik eden kadrolara hitap etmesidir, sonuna kadar da kullanmıştır avantajını.
 
Örneğin, Temmuz 2013’de Murat Karayılan’ın KCK Yürütme Konseyi Başkanlığından alınıp örgütsel hiyerarşide daha alt düzeye tekabül eden PKK sorumluluğuna atanmasında İran yönlendirmesi vardır. Kalan yöneticiler arasında Öcalan’a en yakın isimdi Karayılan. Yerine atanan eşbaşkanlar Cemil Bayık ve Bese Hozat İran’a yakın dururlar.
 
Atama gerçekleştiğinde çoğu kişi, Karayılan’ın bu sayede PKK’yı daha yakından denetleyeceği gerekçesiyle yapılanı Çözüm Sürecinin ruhuna uygun bulmuştu. Bir zamanlar medyanın gündeminden düşmeyen Karayılan’ın zamanla silikleşen silueti, sessizliği görev değişikliğinin düpedüz tenzili rütbe operasyonu olduğunu çok geçmeden ortaya koydu.
 
Karayılan’ı bir daha Hendek savaşlarında ve Afrin günlerinde konuşurken görecektik. PKK’nın zora düştüğü, iktidarla temas aradığı günler. Diyalog kapısını aralayabilecek elde kalan son isim sahneye sürülüyordu, belli ki.
 
Tasfiyelerin, ayak kaydırmaların ne anlama geldiğini bilmesine rağmen Öcalan’ın kamuoyuna yansıyan belirgin bir itirazı yoktur. Kandil de Öcalan’ı yok sayacak ifadelerden kaçınmıştır. Kolay değil bir tarafta mücadeleyi başlatan sembol isim diğer tarafta mücadelenin fiili yöneticileri...Taraflardan hiçbiri diğerini karşısına alacak son adımı atamadı. Sonuçta Öcalan PKK’yı İran’a yöneltemedi Kandil de iktidarı hedef alan, Öcalan’ı riske edecek eylemlerden uzun süre uzak durdu.
 
Çukurca, Dağlıca baskınları vb. sansasyonel eylemlerin iktidarı hedef almadığını, iktidarın da işin içinde olduğu hazırlık safhası politikaları gereğince sahneye konduklarını söyledik, ufak tefek sürtüşmeleri, nispeten ses getiren fevri çıkışları hesaba katmazsak PKK’nın iktidara karşı ilk güçlü çıkışı Kobani’yle bağlantılı gelişen isyandır (6-7 Ekim 2014).
 
İkinci dalga, “Seni Başkan yaptırmayacağız” ile başlayıp Hendeklerle zirveye varan eylemler serisidir. Her ikisinde İran’ın desteği varsa bile-ki, vardır-etkisini fazla abartmamak lazım. İran’ın başardığı en fazla üzerine gelen belayı savuşturmak olmuştur. Hakkıyla yaptığı tartışılmaz.
 
Türkiye bir yana ABD’nin bile PKK’yı kendine karşı kullanmasına geçit vermedi, İran. Dahası,  Peşmerge üzerinden gelişen ABD, Türkiye hamlelerine PKK’yı sahaya sürerek engel oldu. İran-Irak sınırında sık sık yaşanan PKK-Peşmerge çatışmalarının gerçek yüzü budur, adeta sınırda koruyucu duvar örmüştür İran’a, PKK.
 
Doğru da yapmıştır. Burada eleştiri anlamında sorulacak soru, Türkiye söz konusu olduğunda neden aynı dirayeti göstermediği olabilir yalnıza, gerçekten acımasızca davranmıştır.
 
Geçelim. Sünni aksı ayağını aksatarak çözüm masasını baştan eğri kılsa da masayı devirmek İran’ın boyunu aşar. Nitekim, PKK’nın tavrı iktidar tarafından tolere edilmiş, görüşmeler sürmüştür. Ta ki bir başka devletin kışkırtmasıyla PKK başkaldırana kadar. Yaptığı kışkırtmayla masayı asıl deviren de bu devlet olmuştur.
 
ABD’den söz ediyorum, sürecin başlangıcındaki eski ortaktan. Dikkat edilirse her iki şiddet dalgası Suriye’deki savaş nedeniyle Türkiye-ABD ilişkilerinin en gergin olduğu anlarda patlak verdi.Suriye’de yoldan çıkma emareleri gösteren iktidarı PKK eliyle hizaya sokma hamleleriydi  bunlar.
 

SURİYE’DE NE OLDU?
 
Siyasi iktidarı Suriye’ye bulaştıran başlıca motivasyon Yeni Osmanlı konsepti gereğince Sünni aksını genişletme arzusudur. Emperyalistler zaten Suriye’yi parçalamayı kafasına koymuştu,eğer gerçekleşirse Şii aksına eklemlenmeye aday bir devlet ortadan kalkacak hem de topraklarının bir bölümüne el koyma fırsatı doğacaktı.
 
Suriye’nin demografisi kalan topraklarda da Sünni ağırlıklı yönetimlerin teşkiline imkan sağlıyordu üstelik.  Her şey yolunda gitseydi bu parçalar Irak’dan kopacaklarla birlikte zamanla  müstakbel Sünni Türk-Kürt-Arap federasyonunun  bileşenlerine dönüşecekti.
 
Önce kurguya uygun gelişti olaylar. Yerli işbirlikçiler ve dışarıdan taşınmış paramiliter çetelerin katkısıyla iki yıla kalmadan Suriye’nin merkezi birliği dağıtıldı. 2015 yazında isyancılar Esad güçlerini yaşamsal mevzileri Lazkiye kırsalında kuşatıp yenilginin eşiğine getirdiler.
 
Lavrov’un daha sonra, “Esad’ın on beş günlük ömrü kalmıştı” diyeceği bu kritik aşama Suriye’de savaşan güçlerin niyetlerini bütün açıklığıyla yansıtan prizma işlevi görmüştür.
 
ABD, bizzat müdahalelerde bulunarak, yetmediği yerde rakipleri Rusya ve İran’ı devreye sokarak Sünni isyancıları geriletmiştir. Rakipleri açısından anlaşılmaz değil, bunu yapmak zorundaydılar. ABD’nin tutumu ise başlangıçtaki tavrı göz önüne alındığında şaşırtıcı gelebilir. İsyancıları örgütleyen de silahlandıran da kendisidir çünkü buna rağmen kazanmalarına fırsat vermemiştir.
 
Veremezdi zaten, rejimi değiştirmek değildi amacı Suriye’yi parçalamaktı. Esad’ı bu nedenle devirmek istemişti dolayısıyla Şii, Sünni, seküler herhangi bir gücün onu ikame ederek ülkeye egemen olmasına asla rıza gösteremezdi.
 
Bırakın Türkiye’yi İran’ı bile planlarına alet edebilmiştir. Müttefik veya rakip diye tanımlanmaları sonucu değiştirmiyor, her ikisi de frensiz ihtirasları peşinde koşarken Suriye’deki yıkımı derinleştirmekten başka bir şey yapmadılar, hem fiziki hem demografik yıkımı...
 
ABD’nin işini kolaylaştırdılar. Sonrası kendiliğinden geldi. Zengin doğal kaynaklar, verimli tarım arazileri payına düşecek biçimde ülkenin neredeyse yarısına el koydu ABD. Ardından kuzeyden geçecek bir koridorla Akdeniz’e ulaşmayı denedi, hala vazgeçmiş değil.
 
Bunları yaparken de himayesinde bir Kürt devleti kurarak etkinlik alanlarını güvenceye almaya çalışıyor. ABD-İsrail patronajında hem de PKK’yı nüve alarak kurulacak böyle bir devletin  Türkiye’ye eklemlenmek bir yana eğer Akdeniz’e ulaşırsa Türkiye’nin Sünni Arap coğrafyasıyla fiziki temasını bütünüyle keseceğini öngörmek kehanet gerektirmez.
 
Marazi hayalperest İslamcılar bile kavradı bunu, kavradıkları anda da ABD planlarını sekteye uğratacak, sürüncemede bırakacak işler yapmaya başladılar. Katar’la birlikte kendilerine çalışacak paramiliter örgütler kurup silahlandırma (MİT tırları meselesi), el altından Rusya’yla ilişki geliştirme ve nihayet TSK’yı Suriye’ye sokma gibi oyun bozucu faaliyetler...
 
Aslında mecburlar  bunları yapmaya, aksi takdirde paradigmanın çöpe gitmesi işten bile değil, kendileri de peşinden. Türkiye Cumhuriyetini tasfiye planını “büyüme”, “imparatorluğu yenden kurma” vaadleriyle meşrulaştırmışlardı, büyümenin rotasını da Sünni İslam coğrafyasına işaretlemişlerdi. Bu yönde hevesleri sınırlarının hemen dibinde akamete uğramış bir Türkiye’nin siyasi, entelektüel hayatında İslamcıların esamesi dahi okunmaz.
 
Bunu bildikleri için başka iktidarların kolay kolay gösteremeyeceği gözü karalıkla Suriye’ye abandılar. ABD’nin yanıtı ise daha işler TSK’nın Suriye’ye müdahalesine varmadan PKK üzerinden  geldi. Kobani olaylarını ve Hendek ayaklanmasını bu yanıt bağlamında okumak lazım.
 
Her ikisi de iktidarın dikkat ve enerjisini içeride massedip Suriye’den el ayak çektirme hamlesiydi. AKP sayesinde hareket serbestisi kazanmış PKK’nın Çözüm Sürecini berhava edeceğini bile bile ABD’nin dolduruşuna gelmesinin nedeni ise, Türkiye’ye bitmez kinini ayrı tutarsak, Suriye’deki kazanımlarıdır.
 
AKP’nin sunduğundan çok daha fazlasını Suriye’de ABD verdi PKK’ya. Devletleşmenin eşiğine getirdi. Çözüm Süreci konseptiyle kendini bağlayarak önüne gelen fırsata yüz çevirmesini herhalde bekleyemeyiz PKK’dan. Ne çözüm takvimini beklemeye tahammülü vardı ne de, Öcalan’ın sürecin ruhuna uygun biçimde “Kürt halkının lideri” ilan ettiği Barzani’ye inisiyatifi kaptırmaya.
 
Türkiye’nin Suriye’deki faaliyeti ayak bağı olmaya başlayınca da ABD’nin ittirmesiyle önünü ardını düşünmeden şiddeti patlattı. Bunda biraz da eğer tutturabilirse Suriye’deki statüsünü Türkiye’ye yayma hesabı vardır.
 
Yeri gelmişken Erdoğan’ın tepkisine değinmeden geçmeyelim. Hendek meselesinde aşırı intikamcı davrandı. Belki devletin tavrı demek daha doğru olur. Gelmekte olan görüldüğü halde engelleme yolunda kimse kılını kıpırdatmadı. Mümkün olduğunca fazla sayıda militanın toplanması beklendi. Yeteri doygunluğa ulaşınca da imha amaçlı saldırıya geçildi. Burada halka da bir mesaj vardı kuşkusuz: Kimse Türkiye’den parça koparmayı aklından geçirmesin, her şeyi göze alır taş taş üstünde bırakmayız.
 
Kürt halkının  o günden bu güne kederli sessizliği her şeyi anlatıyor aslında. PKK’ya ortamı provoke ettiği için tepkililer devlete de intikamcı davrandığı için. Eğer ciddiye alsalar, çığırtkanlık yapıp sefer düzenleyerek yüzlerce, binlerce gencin hendeklere gömülmesine katkıda bulunan Türkiye solunun kuyrukçu örgütlerine de söyleyecek bir şeyleri vardır muhakkak.
 

ÇÖZÜM SÜRECİ YENİDEN BAŞLAR MI?
 
Bazı işaretler yok değil. Öcalan’ın uzun suskunluktan sonra yavaştan yeniden sahneye çıkartılması, Diyarbakır Nevruzunda okunan mektubuna atıfta bulunması önemli. Paralel bir hareketlenme medyada da gözleniyor.
 
Kamuoyu bu gelişmeleri yenilenecek İstanbul seçimine yorup politik manevralar kapsamında değerlendirme eğiliminde. Doğruluk payı var kuşkusuz yine de sadece buna bağlanamaz. En azından, Suriye-Irak-İran denkleminde dikkate değer değişimler yaşanmasa süreci yeniden ısıtmak bu kadar kolay olmazdı.
 
O halde nedir değişen?
 
Geriye dönersek, ABD’nin Kürt koridoruna yoğunlaştığı dönemde başlıca rakibi Türkiye idi, nitekim koridoru kesen Türkiye olmuştur. Müdahaleden sonra koridoru daha fazla zorlamadı ABD. Doğrudan çatışmaya girmenin bölge çapında ve Avrasya’ya uzanan derinlikte yaratacağı kaotik sonuçlardan çekindi. Bir ara PKK’yı denedi ama yeterince hazır olmadığını gördü.
 
Koridoru erteleme yoluna gitti. Bir kez erteleyince de koridor güzergahı üzerinde daha sonra söküp atmakta zorlanacağı Esad ve müttefiklerinin bulunmasındansa Türkiyenin bulunması onun da işine geldi.
 
Halihazırda dikkatini Irak’ı kapsayacak biçimde Fıratın doğusuna toplamış durumda, bu da onu ister istemez İranla karşı karşıya getiriyor. Göz diktiği coğrafyada kendisine sorun çıkaracak en etkili aktör İran çünkü.
 
Kısacası, ibre İran’a döndü. Hatta, içeride ve dışarıda ABD’nin İran’a saldıracağına dair beklentiler oluştu. Gerçekleşmesi sanıldığı kadar kolay değil. Gücünün yetip yetmemesinin ötesinde  BOP kurgusuna pek uygun düşmez bu, öngörülen Sünni-Şii dengesinde bariz asimetriye yol açarak tarafların gözünde kutuplaşmayı gereksiz hale getirir. Hegomonik devletten yoksun kaldığı için Şii tarafı aynı ihtiraslarını sürdüremez. Sünni tarafı bu durumda tehlikeli düşman algısını yitirir.
 
İranı halletmeyi kafasına koyduysa ABD bunu ya Türkiye-İran savaşı çıkartarak yapacaktır -ki, böylece aynı anda ikisini birden devre dışı bırakacaktır- ya da, arayı fazla uzatmadan Türkiye’yi de halledebilecekse yapacaktır.
 
Kesin konuşmamak lazım ama henüz koşulları yok. Şimdilik, İran’a bağlı milisleri İsrail sınırından uzak tutup Irak’taki etkinliğini kırmakla yetinmesi yüksek ihtimal. Bu arada İran’da rejim değişikliğini zorlayacaktır.
 
Her ne yapacaksa, en az maliyet ve gayretle sonuca varmak için Türkiye’nin, Barzani ve PKK’nın desteğine ihtiyaç duyuyor. Barzani zaten teşne, PKK’yı ise iknada zorlanıyor. Kandil yöneticileri hakkında uluslararası arama kararı çıkarttırması, son zamanlarda sıklaşmaya başlayan suikastler hep bununla ilgili. Kandili pasifize edip inisiyatifi elinde büyüttüğü YPG’de toplamaya çalışıyor.

 
Türkiyeye gelince, ibrenin İran’a dönmesi iktidar ve muhalefet katında ABD’ye yedeklenmeye hazır unsurları harekete geçirdi, iç siyasette yaşanan hızlı trafiği buna yorabiliriz.
 
Muhalefetin yeni konsepte uygun arayışlara girdiği gerçek. Erdoğan ise karar vermekte zorlanıyor. 7 Haziran 2015 seçim yenilgisinden bu yana ittifaka yöneldiği iç ve dış güçlere daha da ağırlık vererek yola devam etmesi bir ihtimal. Değişen konjonktüre uygun farklı ittifak arayışlarına  girişmesi de. Zaten hangi adımı atacaksa bunu destekleyecek unsurları aynı anda yanında tutuyor, şimdiye kadar dengelere oynadı.
 
Her iki tarafa oynayarak gidebileceği yolun sonuna geldi. ABD’nin art arda sert hamleleriyle bölgemizde gerginlik had safhada, bölge devletlerine manevra alanı kalmadı. Erdoğan da fazla uzatamadan bir karar vermek zorunda.
 
Her zamanki gibi, tercihini şahsi iktidarını güvenceye alacağı tarafa yapacaktır ama bu kez yaptığı tercih iktidar katında da yoğun tasfiyeleri gereksinecek. İç politikanın çok ötesine geçen uluslararası boyuta taşan sonuçlar doğuracak.
 
*
 
Çözüm sürecinin ihya edilerek bölge politikalarının hizmetine koşulması muhtemel sonuçlardan biridir. Peki bu kez neticeye varabilir mi, işte bu imkansız. Her biri son kertede asla uzlaşmaz çıkarlara sahip onca aktörün kurulduğu masada silahlar bir gün mutlaka patlayacaktır, tıpkı geçmişte yaşandığı üzere,  ama o patlatacaktır bu patlatacaktır.
 
Gerçekçi ve kalıcı çözümlerin peşindeysek muhatabımız ülkenin bütünlüğü içinde birlikte yaşama arzusu taşıyan Kürtlerdir. Dolayısıyla, ne PKK, Barzani ne de ABD, AB.  Başka türlü çözüm mümkün değil zaten; ülkenin birliği, laik, demokratik Cumhuriyet, eğer ulaşamazsak neticeyi reel politiğin sert koşulları belirleyecektir.
 
Buna da herhalde aranan çözüm denemez.
 
solitiraz.com
Levent Yakış
 

Facebook'ta Sol İtiraz