21 Mart 2019 Perşembe

Devrimci Yön

Darbelerin Kısa Tarihi (III) / Vahap Erdoğdu

Darbelerin Kısa Tarihi (III) / Vahap Erdoğdu
21 Kasım
00:00 2018

Gerçek yekinene kadar, yalan dağları aşar

Tarih 2 Ağustos 1980. Yer İtalya, Bologna İstasyonu. Patlatılan bomba ile 85 kişi ölüyor, 200 kişi yaralanıyor. Ölenler arasında 3 yaşında Angela Fresu, 86 yaşında Antonio Montanari de vardı. Böylesine vahşi bir katliamı olsa olsa, “solcular” yapabilirdi! Olay Kızıl Tugayların sırtına sarıldı. Yıllar sonra, 1990’larda katliamın neo-faşist örgütle İtalyan Askeri İstibaratının ortaklaşa gerçekleştirdiği, İtalyan Başbakanının açıklamalarından öğrenilecekti.

Bombanın NATO’nun gizli ordusunun İtalya kanadı GLADIO tarafından gerçekleştirildiği yargıç Casson’un soruşturmalarıyla ortaya çıktı. 

İtalyan yargıç Felice Casson sağ terörizmi yargılarken, gizli Gladio ordusunun “olağanüstü hal” yaratmak için sağcı teröristlerle ilişki içerisinde olduğunu saptamıştı.  Gizli ordunun desteklediği sağcı teröristler, kamusal alanlara yaptıkları bombalı saldırıları solun üstüne yıktıkları ve kovuşturmadan sağcıları gizli ordunun önlediğini saptamıştı.

Yargıç Crossan’a verdiği ifadede sağcı terörist Vincezo Viniciguerra, “gerilim stratejisi” doğrultusunda, “sivillere, masum halka, kadınlara, çocuklara, politikadan uzak kesimlere saldırılar düzenlendiğin” itiraf etmişti.

3 Ağustos 1990 tarihinde İtalyan Başbakanı, Giulio Andreotti, Senatonun terör araştırma komisyonu önünde, Savunma Bakanlığına bağlı Askeri Haberalma Örgütünün (SISMI) alt bölümü olarak Gladio (kılıç) adlı gizli ordunun varlığını doğruladığında, kıyamet koptu. 1950’li yıllarda NATO bünyesinde üye ülkelerde kurduğu komünist ve demokratik hareketlere karşı cephe gerisi Gladyo tipi kanlı terör örgütlenmeleri, elli yıl sonra öğrenilebildi. Giulio Andreotti, savunma bakanlığının bünyesinde Askeri Gizli İstihbaratın (SİSMİ) alt birimi olarak Gladio (kılıç) adı altında çalışmalar yürüttüğünü senatoda açıkladığında, yalnızca İtalya’da değil, Avrupa’da da büyük yankılar uyandırmıştı.

1959 tarihli askeri gizli servisinin belgeleri bu gizli ordunun iki yönlü stratejik görevi olduğunu gösteriyordu: Birincisi, Sovyet işgaliyle, topraklarında, cephe gerisinde gerilla direnişini örgütlemek ve yürütmek, ikincisi ise,  “olağanüstü hallerde”, içeride operasyonlar düzenlemekti.

Kuşkusuz, birinci görev İtalya için uzak bir olasılıktı, komünist ve sosyalist hareketlerin güçlü olduğu koşullarda ikinci görev, güncellik kazanmıştı.

İtalyan Senatosu, 2000 yılında tamamladığı açıklamada, “Bütün bu katliam ve bombalamaların, askeri eylemlerin İtalyan devlet kurumlarındaki kimseler tarafından tertiplendiği yada desteklediğ ve bunların ABD haberalma yapısıyla bağlantılı olduğu” sonucuna varmıştır.

Eski CIA Başkanı William Colby, anılarında, Batı Avrupada gizli orduların kurulması, CIA’nın“bir temel programı”olduğunudoğrulamıştır. Program, II. Dünya Savaşının ardından büyük bir gizlilik içerisinde, “Washington, NATO ve ilgili ülkelerin güvenilir, çok sınırlı bir kadrosu dışında” kimseye sızdırılmamıştır.

Almanya, Fransa, İspanya, Portekiz, Hollanda, Lüksemburg, Belçika, Danimarka, Norveç, İtalya, Yunanistan, Türkiye’de değişik adlar altında örgütlenmişlerdi. Danimarka’da adı “Absalon”, İsviçre’de “P26”, Norveç’te “ROC”, Belçika’da “SDRA8”, Yunanistan’da “LOK”, Türkiye’de “Kontrgerilla” olarak adlandırılmıştı. Hepsi NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Karargahına bağlı olarak çalışıyorlardı. ABD ve İngiltere, stratejik planlamaları yapıyordu.

Yunanistan’da “LOK”, 1967’de sosyalistlerin iktidarını önlemek üzere, Albaylar cuntasını harekete geçirdi,  İspanya’da Franko’nun faşist diktatörlüğünü destekledi, Almanya’da 1980 Münih saldırısında,  patlayıcıları gizli ordu sağlamıştı.

Tarh 12 Eylül 1980. Yer Türkiye. Beş generalin darbesi, geceden “bizimkiler becerdi” iletisiyle Washington’a ulaştırılıyor. Gladio’nun  5 500 insanın kanıyla beslediği bu darbenin gerekçesi, “kardeş kanına son vermek!” olmuştu. Gerçekten de, NATO’nun “gizli ordusunun” kanlı katillerinin silahları o sabah, bir anda susmuştu.

Darbenin ABD için önemi, 1979 yılında gerçekleştirilen Humeyni hareketinin yarattığı güvensizlikti. Şah rejiminin yıkılışıyla, ABD en yakın işbirlikçisini kaybetmişti. İkinci olay ise Saddam’ın Sovyetlere yakın olan rejime karşı darbesiydi. 1980’de Saddam Amerika’nın desteğiyle, İran’a savaş açtı.

Alexader Peck adında, Adana’da Amerikan konsolosluğundan bir görevlinin Maraş, Çorum katliamları öncesinde bu illerin MHP merkezlerinde ne işler çevirdiğini sorgulayan olmamıştı.

Demirel-Erbakan koalisyonu, kara kuvvetleri komutanını görevden aldı. Üçüncü ordu komutanını KKK yapmak istedi. Kriz çıktı, birinci, ikinci ve üçüncü ordu komutanları emekli edildi. Emekliliği kesin olan Ege Ordu Komutanı Kenana Evren, KKK oldu, ardından da Genel Kurmay Başkanı. O Evren de,  12 Eylül 1980 darbesini yaptı.

12 Eylül 1980 darbesi, ilk işolarak, başbakanlığa Nakşi tarikatının inançlı müridi, Dünya Bankasının gözdesi, Turgut Özal’ı getirdi. İkinci olarak, din derslerinin Anayasa ile zorunlu hale getirmesi oldu. Üçüncü adım da yurtdışına gönderilen imamların maaşlarının Suud yönetimince ödenmesi idi.

12 Mart darbesi de, 12 Eylül darbesi de, “namlunun egemen güçler üzerinde diktatörlüğü değil, egemen güçlerin namlunun gölgesindeki diktatörlüğüydü”.

650 kişi gözaltına alındı. 1milyon 633 bin kişi fişlendi. 210 bin dava açıldı. 6353 kişi idamla yargılandı. 617 kişi için idam kararı alındı, 50 kişi idam edildi. 299 kişi cezaevinde öldü. 171 kişi işkenceden, 14 kişi açlık grevinde öldü.

12 Mart solun kanadını, 12 Eylül belini.

19 Aralık, 1991. Sovyetlerin dağılmasıyla dünya dengelerinde köklü değişmeler oldu. Huntington ABD’nin yeni stratejilerinin çerçevesini 1992 yılında yaptığı bir konferansla çizmişti. Medeniyetler Çatışması. Türkiye bu stratejide önemli yer tutuyordu.

1990 Ocağında Muammer Aksoy, aynı yıl Ekim ayında Bahriye Üçok öldürüldü. 1993’te Eşref Bitlis’in uçağı düştü. Uğur Mumcu öldürüldü. Aynı yıl Haydar Aliyev’e başarısız bir suikast düzenlendi. Ama Azerbeycan’ı Rusya yanlısı politikaları ABD lehine değişmeye başladı. Gülen yurdışı okullarının ilkini Azerbaycan’da açmıştı.

3 Temmuz 1993’te Sivas katliamı oldu. 

5 Temmuz 1993 akşamı 100'e yakın PKK’lı(!)Başbağlar köyünü bastı. Ezanın okunduğu sırada camiye giren militanlar cemaati zorla dışarı çıkardı. 1.5 saat örgüt propagandası yaptıktan sonra tüm erkekler kurşuna dizildi, 29 kişi öldü. Daha sonra köy ateşe verildi ve 214 ev, köy okulu, köy camii, halkevi yakıldı. Yakılan evlerde saklanan 1'i kadın 4 kişi de yanarak can verdi. Güya Sivas’ın öcü alınmış oluyordu! Bir alevi-sünni düşmanlığı algılanması hedeflenmişti.

Wolfowitz sahnedydi. 1996 yılında Fetullah Gülen Amerika’ya geçti, 100 hizmetlisiyle, Washington’a yakın bir yere yerleşti. Komşusu ise aynı yıl Türkiye’den gelen Yusuf Turani idi. Turani kendini Özgür Uygur Devlet Başkanı ilan etmişti.

1996’da Susurluk kazası oluyor. Türk-İslam sentezinin Türklük yanı aşınıyor, İslamlık yanı ağırlık kazanıyordu.

Ortadoğuda “Mısırsız barış, Suriyesiz savaş olmaz” söylemi yaygındır. 

Mübarek iktidarında Mısır halkının yüzde 40’ı günde 2 dolardan az bir gelirle yaşıyordu. Mübarek ailesinin servetini Batılılar 70 milyar dolar olarak hesaplamışlardı.

25 Ocak 2011’de halk Tahrir Meydanını doldurdu. Ordu Mübareği darbeyle devirdi. Mübarek’i destekleyen Müslüman Kardeşler, olanları başlangıçta kenarından izledi. Bir yıl sonra yapılan seçimde İslamcılar parlamentonun üçte iki çoğunluğunu sağlayarak Müslüman Kardeşlerin önü açıldı.

Laik ve liberal yığınlar özenle kenarda tutulmuştu.

Başkanlık seçiminin ilk turunda, iktidardaki gücün ve Washington’un hedeflerini gerçekleştirecek, sistemin iki dayanağı, Biraderler ve Ordunun yüksek kademesinin ittifakını güçlendirecek, hangisinin ön plana geçeceği sorununu da çözecek bir düzenleme yapılmıştı. Bu bağlamda desteklenecek iki aday vardı. Mursi (MK) %24, Ahmet Şefik (Ordu) %23, hareketin gerçek adayı olan ve önü kesilen Hamdin Sabahi’nin %21 oy aldığı söylendi.

Hamdin Sabahi’nin oyları MK ve selefilerin dışında kalan, laik, demokrat ve Hıristiyan Kıptilerden geliyordu. MK ve Ordu güçbirliği içinde, önce Sabahi bertaraf edildi. İkici turda Ahmet Şefik’e oy verenler, ölümle tehdit ediliyordu. Oylama sonrası, İskenderiye’de yoğunlaşan Hıristiyanlara ve kiliselere karşı ölümle sonuçlanan saldırılar oldu.

İkinci seçimde yüzde 35 katılımla kazananın, Mursi olduğu ilan edildi. Meclis de, cumhurbaşkanı gibi, İslamcılara yoğun bir biçimde dağıtılan koliler (yağ, et, şeker) sayesinde seçildi. Ama gene de, yabancı gözlemciler, Mısır’da alay konusu olan bu durumu farkedemediler. Biraderlerin başarısı, “demokrasinin başarısı!” olarak alkışlandı.

Mısır seçmeninin yüzde 18’nin oyuyla seçilen Mursi’nin bu Pirus zaferini, Batı Mısır halkının “demokrasiye alışık olmadığı”na yorumladı. Oysa, laik ve seçime dayalı bir anayasayı Mısır 1923’te kabul etmişti. 1923-1952 arası yapılan on yedi seçimin hepsini Wafd (Halk Partisi) kazanmış, ancak beş kez, çok kısa süreli iktidarına izin verilmiştir. Her seferinde, İngilizler yada Kral tarafından, zor kullanılarak iktidardan uzaklaştırılmışlardı.

Mısırlı, ünlü iktisatçı, Samir Amin, 12 Ocak 2012 Mısır seçimlerini yorumlarken, Müslüman Kardeşler ve selefilerin kazanmış olmalarına şaşırmadığını söylüyor.  Küresel kapitalizmin yarattığı çöküntünün sonucu olarak, Mısır halkının yarıdan fazlasının (%60) geçimini sağlamakta kayıt dışılıktaki olağanüstü artışa vurgu yapıyor.

Müslüman Kardeşlere (Körfez ülkeleri tarafından) sağlanan geniş mali olanaklar, bu ideolojiyi eyleme dönüştürmeye olanak sağlıyor: kayıtdışı ekonomiye, hayır hizmetlerine (dispanser vb gibi) küçümsenmeyecek boyutlarda maddi destek yaratıyordu.

Eğitimini Amerika’da tamamlayan Mursi, ABD, İsrail, Avrupa tarafından desteklenen, Müslüman Kardeşlerin önemli liderlerinden biriydi.

Mursi’nin siyasal danışmanlığını AKP yapıyordu. İktidarı ele geçirmesiyle MK heyetleri, akın akın Türkiye’ye geliyor, AKP uzmanlarınca eğitildikten sonra geri dönüyor, AKP uygulamalarını Mısır’da uygulamaya çalışıyorlardı. Devlet kademeleri MK militanlarınca dolduruluyordu. Ancak, AKP’nin on yılda yaptıklarını bir yıla sığdırmak gibi bir acelecilik, tepkileri de birlikte getiriyordu.

Mursi, Türk biraderlerinin sabırlı olması yolundaki uyarılarına karşın, ordunun başında bulunan Genel Kurmay Başkanı Anan’ı ve Savunma Bakanı General Tantavi’yi, 700 üst rütbeli subayla birlikte emekli ederek yerine kendine yakın General El-Sisi’yi ordunun başına ve Milli Savunma Bakanlığına getirdi.

Sisi, Suudi Arabistan’da uzun süre ateşelik yapmış, inançlı bir Müslümandı. Cuma namazını Mursi’yle birlikte kılıyorlardı. Genelkurmay başkanı Mahmut Hegazi, Mursi’nin kızıyla evliydi.  Mursi’yi deviren de, General El Sisi oldu.

Dünyanın en çekici turizm ülkesi olan Mısır, yabancıların kabusu haline dönüşüyordu.

1997’de Luxor katliamı tapınağın içinde kıstırılan turistlere karşı yapıldı. Silahlı ve palalı saldırıda, özellikle kadınların cesetleri parçalanmıştı.

Polis üniforması giyen saldırganlar, 58 turist ve dört mısırlıyı silah ve palalarla öldürdüler. Ölenler arasında beş yaşında bir İngiliz çocuk, dört balayına gelen Japon çifti vardı. Mursi, Haziran 2013’de, bu katliamı geçekleştiren Gema’a al İslamiye üyesi Abdel el Khayad’ı Luxor’a vali olarak atadı.

Devrimin kitlesel tabanının görmezlikten gelinmesi, Mursi iktidarının destekçisi selefilerin bile iktidara ortak edilmemesi, muhalefetin tabanını oldukça genişletmişti.

Öte yandan. Ortadoğu’da Türkiye-Mısır MK politikalarının egemen hale gelmesiyle Suriye’deki MK direnişini desteklemesi, Suudları ve Körfez emirliklerini, hatta Ürdün’ü rahatsız ediyordu. Keveyt’te, BAE’liğinde MK liderlerine karşı harekete geçmişlerdi. Vahabi ittifakı Mursi’ye karşı güçlendi. ABD bu durumda, tercihini bu ittifaktan ve ordudan yana yapmak zorunda kaldı. Aslında bu seçimi yapmasaydı, Mısır’da çok güçlü bir direniş sergileyen demokratik gücün direncinin, demokrasiden yana yönelmesi önlenemeyecekti.

Mısır’da, 10 milyon Ortodoks Hristiyan yaşıyordu. Dört gün içerisinde 30 Ortodoks tapınağı, 14 Katolik kilisesi ve manastırı, 5 Protestan mabedi yakılıp yıkılmıştı. Binlere insan canlarını kurtarmak için, Rusya ve Avrupa’ya sığındı.

Nazizmin ünlü propaganda bakanı Geobbels, “yalan ne kadar büyük olursa, yığınlar o kadar kolay inanır” diyor.

Herman Georing Nürenbeg mahkemelerinde şöyle demişti: “Kitleleri her zaman liderlerin peşine takmak mümkündür. Bütün yapacağınız, onların saldırı karşısında olduklarını söylemek, barışseverleri yurtsever olmamak ve ülkeyi tehlikeye sürüklemekle suçlamaktır. Bu kural her ülkede geçerlidir.”

Nazilerin siyaset bilimcisi, Dr Carl Schimitt, bir dış düşman, birbirlerinden ayrık ögelerin birliğini ve o birliğin sürekliliğinin sağlamanın önkoşuludur diyor. Bu, peşinizde sürüklediğiniz yığınların bütünlüğünü koruyabilmenin yolunun dikkatlerin bir noktada odaklanması demek oluyordu. Dinlilerin, dinsizlere, vatanseverlerin hainlere ihtiyacı vardır. Siyonizmin anti-semitizme ihtiyacı var. Bu diyalektiğin “zıtların birliği yasası”yla tam da uyuşuyor. Düşmanınız için kininizi beslemeniz gerekiyor, öyleyse “kinini unutma!

1. Nayırah Küveytli bir genç kız. ABD Kongresi önünde tanıklık yapıyor. Küveyt işgali sırasında çalıştığı hastaneyi Saddam’ın askerlerinin bastığını ve küvezlerdeki yeni doğan bebekleri yerlere atarak, küvezleri alıp götürdüklerine, bebeklerin öldüğüne tanık olduğunu anlatıyor. Saddam’ın nasıl acımasız “bir bebek katili” olduğu dünyaya ilan ediliyor.  Sonra ne oluyor? Nayırah’ın Küveyt’in ABD Elçisinin kızı olduğu, tanıklığının yalan üzerinde kurgulandığı ortaya çıkıyor.

2. Judith Miller, New York Times’ın Kahire, Paris büroların şefliğini yapmış, İran Körfezinin en güvenilir kaynaklı habercisi, Pulitzer ödüllü bir gazetecisiydi. Verdiği haberler, Beyaz Saray’ın, Pentagon’un en güvenilir kanıtları olarak sunuluyordu. Saddam’ın kimyasal silahlar, nükleer silah çalışmalarının kaynağı oydu. Saddam ve Kaddafi tezelden devrilmeliydi, Yıllar sonra, kaynağının CIA’yı da dolandıran, Saddam’a karşı Irak’ta ordular eğittiği yalanıyla, büyük paralar koparan, Ahmet Çalabi’den başka biri olmadığı anlaşıldı. Miller, bu parlak gazeteci, CIA ve Pentagonun kayıtlı ajanıydı. Gazete 2005’te işine son verdi.

3. 1 Haziran 2013 günü Kabataş'ta "üstleri çıplak, alınları bandanalı yetmiş-seksen kişi", türbanlı bir kadının türbanını yırtıyor, çocuk arabasındaki bebeği sokağa tekmeliyor, onca kalabalığın ortasında kadının üzerine işiyor, bütün bunların üstüne bira şişesi tokuşturarak kahkahalar atıyorlar. AKP yetkilileri olayın videosunu da yayınlayacaklarını söylüyorlardı.

Gezi olayları sırasında, polisten kaçıp camiye sığınanlar için söylenenleri unutmadık. Onca şamatadan sonra bunların gerçek olmadığı anlaşıldı, mahkemece aklandılar. Ama AKP yandaşları arasında bir sorgulama yapılmış olsa, doğruluğuna inanların yüksek oranda olduğundan kuşku yok.

4.     Nüfusunun yüzde 90’ı Sünni olan Hula’da,  bir köyde, 25 Mayıs 2012’de bir katliam yapılmıştı. Bu olayda 49’u çocuk, 34’ü kadın, 108 kişi boğazları kesilerek öldürülmüştü. Ölenler, Alevi kökenli, bir Suriye parlamento üyesinin yakınlarıydı.

Bu olay, dünyaya Suriye ordusunun bombalaması sonucu olarak duyuruldu. Bütün ölümlerin boğazlanarak gerçekleştirildiği kimsenin dikkatini çekmiyordu.

BBC, bu katliamı, kaynağı belirtilmeyen bir fotoğrafla, Suriye ordusunun bombalayarak gerçekleştirdiğini söylüyordu. Türk medyasında da yayınlanan bu çarpıcı fotoğraf, yan yana dizilen ceset torbalarında cesetleri gösteriyordu. Dünya, bu görüntüyü dehşetle izledi! Ama, çevrede hiçbir bomba izi yoktu. Ceset torbaları üzerinde Arapça 384, 386 numaralarının bulunduğunu da kimse farketmedi.

Marco Di Lauro, sabah kahvaltı sofrasında, BBC’de bu dehşetengiz haberi izliyordu. Fotoğrafı görünce,  şaşkınlıktan kahve fincanı elinden masaya düştü! Bu fotoğraf, 27 Mayıs 2003’te Irak’ta, Al Musayyib’te kendisi tarafından çekilmişti.

Marco, telefona sarıldı, BBC’yi aradı, sıradan bir “özür”le yetinmek zorunda kaldı.

Ama dünyayı sarsan bu sahte haber amacına ulaşmıştı. Dünya kamuoyunun Beşar Esad’n“nasıl bir canavar” olduğuna inanmasına yetti. Pek çok ülke, “bu canavarlığa” Suriye’den büyükelçilerini çekerek karşılık vermişti.

5. 21 Ağustos 2013 sabahı saat 6.05’te Reuter, kapalı bir yerde yan yana dizilmiş 200 çocuk ve 300 genç insanın cesedinin fotoğraf ve videolarını dünyaya yayıyordu. Ajansın haberinde, Şam’ın mahallesi Guta’da, saat 03 ile 05 arasında Suriye ordusunun kimyasal silah kullanarak yüzlerce sivili öldürdüğü bildiriliyordu. Saldırının 21 Ağustos 2013, yerel saatle, 2 30’da olduğu söyleniyor. 2 35’te kimyasal saldırının olduğu, binlerce kadın, erkek, çocuğun, hastanelere sığmadığı, oksijen ve öteki ilaçların yetişmediği muhalifler tarafından açıklanıyor. Bu arada ölen çocuk ve kadınlar belli alanlara toplanıyor, cesetler videoya alınıyor. Gazdan ölen sığırlar da bir alana toplanarak videolara alınıyor. Bütün bunlar üç buçuk saat içerisinde yapılıyor ve dünyaya 1600 kişini öldüğü ilan ediliyor. Reuter bu haberleri 06.1’de bir düzine videoyla birlikte dünyaya duyuruyor.

Haber büyük yankılar uyandırdı. Obama kimyasal silah kullanımını ABD’nin kırmızı çizgisi olarak ilan etmişti. Suriye’nin yerlebir edilmesi için büyü bir fırsat doğmuştu! Beklenen olmadı.

20 Ağustosta, Suriye Hükümetinin daveti üzerine, Mart 2013’te Han Assal’da, 13 Nisan 2013’te Şeyh Maksud’da kullanılan kimyasal silahları araştırmak üzere, BM’den gönderilen inceleme heyeti tam da gazın kullanıldığı Doğu Guta’ya 2 kilometre uzaklıktaki bir otele yerleşiyor. 

Aynı günde, Suriye’nin kimyasal silah kullanmasının bir mantığı yoktu.

Habere kuşku ile bakanlardan biri de 20 yıldan beri Suriye’de yaşayan Başrahibe Agnes Mariam de la Croix oldu. Baş rahibenin çalışma ofisi, Guta’ya iki kilometre uzaklıkta bir yerde bulunuyor. O bölgede olağanüstü bir duruma tanık olmadığını söylüyor.

Olayla haber arasındaki süre en çok üç saat. Bu kadar insan cesedinin biraraya getirilerek bir düzine disketi bu süre içerisinde hazırlamak teknik olarak olanaksız.

Daha da ilginç olanı, yan yana dizilmiş çocuk cesetlerinin başında analar-babalar yok. Onların bölgeden çocuklarını bırakıp kaçtıkları söyleniyor.

O bölge boşaltılmış bölge, bu kadar çocuğun orda bulunuyor olması olanaksız. Rahibe Agnes, bu ve benzeri pek çok çelişkiyi içeren soruları, teknik yardım da alarak titiz bir çalışmayla 50 sayfalık bir rapor haline getiriyor, Cenevre’deki BM İnsan Hakları Komisyonuna sunuyor.

Raporda olayın önceden hazırlanmış bir kurgu olduğu sonucu vurgulanırken, iki hafta öncesinde Laskiye katliamında, köylerinden kaçırılan, çoğu çocuk ve kadın 200 kişinin encamına gönderme yapılmaktadır. 

Gerçekten de 5 Ağustos 2013, Ramazanın son günleri. Sabahın 4.30 ile 5.00 arasında IŞİD, El Nusra ve Ceyş el-Muhacirin, öncülüğünde terörist gruplar, Lazkiye’nin on iki alevi köyüne saldırı düzenlemiş, 500 kişiyi öldürüp çoğu çocuk ve kadın olmak üzere, 200 kişiyi kaçırmışlardı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, 57’si kadın, en az 18’i çocuk, 14’ü yaşlı olmak üzere, öldürülen 190 sivilin adlarını ve adreslerini yayınlamıştır. Katliamı yapanların büyük çoğunluğu, Çeçen, Tunus, Libya ve Fas kökenlidir.

Mahallinde yapılan inceleme ve araştırma sonucu hazırlanan Raporla birlikte İnsan Hakları İzleme Örgütü, BM’ye başvurarak “insanlık suçu işlendiğini”, sorumluların Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesinde yargılanmalarını talep etmiştir.

Seymour Hersh, El Nusra’nın kimyasal silahlar üzerinde eğitildiği ve bu örgütün elinde sarin gazı bulunduğunu Amerikan gizli servislerinin çok önceden bildiklerin yazacaktır [1] 

Alman haberalma örgütü, Suriye yönetimini doğrudan dinlemelerine dayanarak, sarin gazının hükümet tarafından kullanılmadığını söylemektedir.

BM’in bu konudaki en yetkin uzmanı Carla Del Ponte, yoğun çalışmalardan sonra, kimyasal gazların Suriye hükümeti tarafından değil, isyancılar tarafından kullanıldığı sonucuna varmıştı.

Dahası, 2013 Mayısında Adana’da güvenlik güçleri El Nusra militanlarıyla birlikte 2 kg sarin gazı ele geçirmişlerdi.

Suriye, dünyayı yönetmeye kalkan egemen güçler arasındaki çatışmayı belirgin hale getiriyor. Şii-Sünni çatışması ekseninde yürütülen egemenlik savaşının dehşet dengesi, Suriye’de sahneye çıkıyor. 

Ortadoğu’da yürütülmekte olan savaş, yalnızca siyasal coğrafyasını değiştirmekle kalmıyor, bütün bölgenin demografik yapısını, kültürünü de köklü değişimlere uğratıyor.

Benzeri Moğol ve Haçlı istilalarında görülen yağma, yıkım, yoksulluk ve kitlesel göçler, gelecek çatışmaların tohumlarını yeşertiyor.

Yaşayan bir müze olan Halep kentinin bin yıllık camileri, kiliseleri, tarihi binaları moloz ve taş yığınına dönüşmüştür.

Sökülüp TIR’lara yüklenen fabrikalar, Antep pazarlarında hurda olarak satılmıştır.

Savaş öncesi Irakta 2 milyon Hristiyan yaşıyordu, bugün bu sayı 300 bine inmiştir. Bütün varlıklarını terkederek, Rusya’ya, Avrupa’ya göçetmişlerdir. Mezopotamya’nın en eski uygarlık kalıntıları artık yok. Dünyanın en zengin müzeleri yağmalanmıştır. Tarihi camiler, mabetler yerle bir edilmiştir.

“Aleviler tabuta, Hristiyanlar Beyrut’a” naralarıyla, ülke ölçeğinde dehşet saçan zebaniler, Hristiyanıları Beyrut ve Avrupa’ya sürdüler. Papazları kaçırıp öldürdüler. Beyrut’ta 2 milyon Suriyeli yaşam savaşı veriyor. Bu durum göçmenlerle yerli halk arasında ciddi çatışmalara neden oluyor.

Tarihin en eski kentlerinden biri olan Mekke, değişik din, mezhep ve inançların, değişik kavim ve  kabilelerin biraraya  geldiği, ortak bir inanç anlayışının alış-veriş merkezi olagelmiştir. Bugün bu özelliği kalmamıştır. Turizm ekonomisinin bir parçası haline dönüşen hac ziyaretleri, otelden otele taşınan, içine kapalı, alış-veriş ağırlıklı, grup turları haline dönüşmüştür.

Son kırk yılık bir süreçte eski ne varsa ortadan kaldırılmıştır. Muhammet zamanından kalma Bilal camii buldozerle yıkılmış, Osmanlıdan kalma yapılar yokedilmiştir.

İslamın dini merkezi olan kent, farklılıkların silindiği, tekdüze, ultramodern, aşırı lüks tüketimin egemen olduğu yerleşim yerleri kimliğine bürünmüştür. 2012’de tamamlanan Mekke Kraliyet Saat Kulesi, 400 bin yıllık eski tarihsel ve kültürel kalıntılar üzerinde yükselmektedir. 1780’de yapılan Ajyad Kalesi üzerine kurulmuş.  Muhhamed’in ilk eşi Hatice’nin evinin yerine tuvalet blokları yerleştirilmiş. Mekke Hilton Halife Ebubekir’in yaşamış olduğu evin üstüne inşa edilmiş. Geride kalan tek dinsel yapı, Muhhamed’in yaşamış olduğu evdir. Orası da uzun süre hayvan pazar yeri olarak kullanılmış, sonradan kapıları halka açılmayan bir kütüphaneye dönüştürülmüştür. Din adamları oranın da yokedilmesini istiyor, çünkü oraya gelecek olan Müslümanların Tanrıyı unutup Muhammed’e tapacaklarından korkuyorlar  2]. Mekke’nin bin yıllık tarihi zenginlikleri yıkıldı, yokedildi.

Uzmanların hesaplamalarına göre, Suud yönetimi 7 binden fazla İslam tarihinin izlerini yıkıp yok ettiler.

Petrol gelirinden sonra, yıllık 12 milyar doları aşan Hac ve Umre gelirinin büyük bölümünü, dünyanın her köşesinden gelen orta ve orta-altı müminlerden sağladıklarını göremiyorlardı. O yokettikleri yerler üzerinde yükselen ultra-modern yapıların dibinde selfi çeken turist kafilelerinin pahalı otellere bıraktıkları dolarlarla sınırlı kalacak günler çok uzak sayılmazdı.

Körfezin petrol şeyhlikleri, tıpkı eski Yunan site devletleri gibi, köle emeğine dayanan bir sistem uyguluyorlar. Yüksek gökdelenler, büyük alış-veriş merkezleri, lüks tüketim, petro-dolarlar zenginliklerin yarıştırıldığı simgesi oldu.  Kendi yurttaşlarının dışındakilerin hiçbir hakkı yok. Hemen hepsi kendi yerlilerinin iki katı yabancı bulunduruyorlar. Mülk edinemezler, seçemezler, seçilemezler, sendika kuramazlar.  Çocuklarını Filipinliler büyütüyor, sokaklarını Pakistanlılar temizliyor, yemeklerini Hintliler hazırlıyor. Evlerini Mısırlılar yapıyor ve güvenliklerini Amerikalılar sağlıyor.

İsrail, bölgenin kural tanımaz kabadayısı.

Savaşın dehşeti içerisinde kin ve nefretle büyüyen bir kuşak yetişiyor. Çocuğun elinde satırla, sokak ortasına eli kolu bağlanarak yatırılmış bir insanın kafasını gövdesinden ayırırken çekilen görüntüleri medyaya dağıtılıyor. Alevi köyleri baskınında, bir kız çocuğunun canlı canlı hızarla doğranışını tanıklar anlatıyor.

Aile baskısı, okul baskısı, toplum baskısı ve nihayet inanç baskısının, gelecek kuşaklarda, nasıl bir algılama yarattığının iki örneğini verelim: Mavi Marmara gemisine İsrail saldırısında on dokuzunda yaşamını yitiren Kayserili Furkan Doğan’ın not defterine düştüğü son satırlar şöyleydi:“Şehadet şerbetine son saatler. Var mı daha güzel şey? Varsa o da sadece annemdir, ama ondan ben de emin değilim. İkisinin kıyası çok zor. Şehadet mi, annem mi? Salon boşaldı. Şu ana kadar olmayan ciddiyet bir anda herkesi kapladı” [3]Çocuğu, annesi için bunları düşünüyor.

Türkiye’nin her köşesinden binlerce genç Suriye’ye, cihada koşuyor.

Anne çocuğu için ne düşünüyor?

BBC muhabiri Mark Lowen, Türkiye’de yaşayan 13 yaşındaki Suriyeli bir çocuğun nasıl cihatçı haline geldiğini gözler önüne seriyor.

Önümüzdeki haftalarda IŞİD’e katılmak üzer Rakka’ya gideceğini anlatan Ebu Hattab, ağır silahlarla çekilmiş fotoğraflarını BBC ekibine gösteriyor.
“Arkadaşlarımla çıkıp eğlenmek istemiyorum. Allah bize cennet için çalışmayı ve savaşmayı emrediyor. Daha önce parka ve deniz kenarına giderdim ama bunun yanlış olduğunu fark ettim ve doğru yolu tercih ettim” diyor.

Ebu Hattab’ın annesi de röportaja katılarak oğluna destek verdiğini anlatıyor.
Savaşın çocukları çabuk olgunlaştırdığını söyleyen Fatima, oğlunun geleceğin lideri olmasını istediğini söylüyor. “Batılıları öldürürse buna üzülmem. Diğer oğullarım barışçıl sivil toplum gruplarıyla çalışıyorlar. Bu yüzden utanıyorum. Onlar da silahlanmalı” diyen Fatima, “Oğlun IŞİD için savaşırken ölürse ne hissedersin” sorusu üzerine “Çok mutlu olurum” diyor [4].

Humeyni İran-Irak savaşında 12-13 yaşlarındaki çocukların ellerine cennete gitme belgeleri vererek, mayın tarlalarına, Irak tanklarının önüne sürüyordu.

Ünlü gazeteci Seymour Hersh, 2007’de yayımladığı bir makalede, Suriye üzerine yapılan Bush yönetiminin planlarını açıklamıştı. Tıpkı Irak ve Tonking Körfezi tertipleri gibi, Suriye üzerine de bir tertip için Suriye Müslüman Kardeşlerini hazırlıyordu. Suriye’deki rejim değişikliği, Lübnan’daki Şii Hizbullahı da İran’dan izole edecek, İran yalnızlaştırılacaktı. Bu plan İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye üzerinden gerçekleştirilecekti [5] 

Olayları, Ürdün sınırındaki 75 bin nüfuslu Daraa kasabasında, 15 Mart 2011’de, bir grup çocuğun sokaklarda “kahrolsun Esad!”  sloganlarıyla başlatıldı. Çocuklar güvenlik güçleri tarafından toplandıktan sonra hemen serbest bırakıldı. Hamza el Hatip adında onüç yaşında bir çocuğun duvarlara yazı yazmaktan alınarak işkence ile öldürüldüğü haberi yayılarak, halk sokaklara çağrıldı. Oysa, çocuk 13 yaşında değil, 17 yaşındaydı. Polis karakoluna yapılan baskındaki grubunun arasındaydı, üç kurşunla öldürülmüştü. O gün yedi polis, üç sivil ölmüştü. 

Tunus’tan başlayan “Arap Baharı” ateşi Akdeniz sahillerini yalayarak Suriye sınırlarına dayandığında, 2011’in Ocağında Robert S. Ford  Amerikan elçisi olarak Şam’a gönderildi. Bu zat, Bağdat Büyük Elçiliğinde Latin Amerika’da ölüm mangaları oluşturmakla ünlü John D. Negroponte’den sonra ikinci adamdı (2004-2005). O dönemde Bağdat’ta görevli General David Petraeus’ la birlikte, mahşerin bu üç atlısı, Irak’ta El Kaide militanlardan oluşan birimleri eğitmiş, Irak’tan sonra, ikinci sırada yeralan Suriye yıkımını örgütlemişlerdi.

Suriye’de olaylar, Robert Ford’un gelişinden iki ay dolmadan patlak verdi (15 Mart 2011).

“Suriye halkına destek” gerekçesinin ne denli büyük bir yalana sarmalandığını gözden kaçırmamak gerekiyor, Nüfusun yüzde 57’si Sünni Arap, yüzde 14’ü Hıristiyan, yüzde 12’si Alevi, yüzde 3‘ü Dürzi, yüzde 2’si İsmaili. Yüzde 9’u Kürt, yüzde 3’ü Türkmen. Üçte biri Hıristiyan, Alevi ve Drüzi. Ayrıca Müslüman Kardeşler ve Selefilere karşı olan Sünniler de var. Sayıları 2 milyon olduğu söylenen Kürt nüfusun da rejimle çatışmadığı biliniyor.

İkinci Dünya Savaşının ortalarında, Başkan Roosvelt, İngiltere’nin Washington Büyükelçisi Lord Halifax’a şöyle diyordu: “İran petrolü sizin, Irak ve Küveyt petrolüne ortağız. Suudi Arabistan petrolü ise bizim.”

Savaş sona erdiğinde, ABDIrak Petrol Şirketinin dörtte birini, Suudi Arabistan ve Bahreyn petrolünün tümünü, Küveyt petrolünün yarısını, İran petrolünün yüzde kırkını ele geçirmiş bulunuyordu.

Ama tarih, tek tek kişilerin iradeleri doğrultusunda değil, toplumun içinde taşıdığı, sayısız çelişkilerin ve dengelemelerin ortak bileşkeleri doğrultusunda, bir başka anlatımla, toplumun içinde bulunduğu nesnel ve öznel koşulların biçimlendirdiği, iradeler toplamının yönelimi doğrultusunda ilerliyor.

Anımsayan var mı, Saddam’ın Kurban Bayramının ilk seherinde elinde Kuran darağacına yürürken ilmiğe gelmeden, yurttaşı tarafından boynu kırılarak öldürüldüğünü?

Ya elikolu bağlı Kaddafi’nin kalın barsaklarını hançeriyle oyan Libyalı soydaşını?

“Barış” mı dediniz? O zaman yüz milyarlarca dolarlık silahın müşterisi kim olacak?


[1]Seymour Hersh,” Whose  sarin?”,  London Review  Books, 19  December, 2013.

[2] The New York Times, SEPT. 30, 2014.

[3] Hürriyet, 13 Haziran, 2010.

[4] Cumhuriyet, 6.11. 2014.

[5]Seymour Hersh, New Yorker, Mart 2007.

VAHAP ERDOĞDU
SOLİTİRAZ.COM

Facebook'ta Sol İtiraz