06 Aralık 2019 Cuma

Devrimci Yön

Hakikat Divanı / Cemal Öztürk

Hakikat Divanı / Cemal Öztürk
20 Kasım
00:00 2019

“Yaşamla ölüm, sağlıkla hastalık, bollukla yokluk arasında sürekli olarak boşlukta asılı dururuz: Bunların insanlara dağıtılmaları gizli ve bilinmeyen nedenlerle olur, işleyişleri çoğu kez beklenmediktir ve hiçbir zaman da açıklanmaz”(1).

Biz Tanrı’ya niçin inanırız? İnsanın değişmeyen ontolojik konumundan; yani doğum ve ölüm karşısında bizi şaşkın bırakan bir aşkınlığa teslim olma ihtiyacımızdan dolayı. Burada, din olgusunun ontolojik sebebi, kesinlikle sınıflar üstüdür. Ancak tarihsel planda, dinin zamanla kimlere nasıl hizmet ettiği ayrı bir sorundur. Bu durumda, ezilenlerin ve egemenlerin dinsel tavırları her zaman politik yönden birbirinden farklı olmuştur. Egemen olanların elindeki güç, yetenek ve yetke üstünlüğü, onlara yönetilenleri istediği gibi yönlendirme yetkisini de vermektedir.  Egemenlerin tarihsel uyanıklığı (politik kurnazlığı), her zaman, etik olanı kendi lehine yorumlayacak bir ruhban sınıfı ve medyası yaratmıştır. Demek ki, ahlak eksenli bir dinsel yaşamın güvencesi bir bakıma laik hukuktur.

Sürekli bir güç istenci olarak dua, bazen de bedduayla havale işlemi yapılan bir Tanrı’ya insanların ne çok ihtiyacı var. Herkes, kendisi ve başkası için mutlaka iyi dileklerde bulunmak ister. Bu insani ruh halini ifade etmek için şimdilik buna mistik kamuoyu desek mi, ne dersiniz? İnsan olmuş bitmiş bir varlık değil. Her gün ve gelecekte mutlaka yeni yaşantılar içinde olması gereken bir varlıktır. İnsanın varoluş serüveninde, ne olmak istediği kadar, neyi, nasıl yapması gerektiği konusu da yön, yöntem ve yönetim biçimi olarak önemlidir. Bir işi dilemek ve bir kimseye dua etmek sadece bir niyetin ifadesidir. Bir iyi temenninin tecelli etmesiyse, birçok koşulun (bireysel, toplumsal, tarihsel) ortaya çıkmasına bağlıdır. Bu gerekli koşulların başında, sağlam irade, karar vermek, doğru tercih yapmak, eyleme geçmek, çaba sarf etmek, kararlı ve sabırlı olmak gibi nitelikler gerekir.  Bu bağlamda ben,  iyiyi, güzeli, doğruyu, savunurken, ahlakiliğin metafizik temellendirilmesine dayanan bir Tanrı ' ya inandım hep. Çünkü iyi eylemlerin öznesi biziz. Sorumlu olan biziz. Oysaki ahlaki sorumluluktan, özgürlükten ve taşın altına elini koymaktan kaçanlar,“ben bilmem, beyim bilir" diyenlerdir. Sorumluluğu Tanrı’ya, başkasına, havale edenler, genelde bencil ve kurnaz kimselerdir.

Tanrının sıfatları, mutlaktır diye dar kafalı dindarların kendi görüşlerini mutlak görmesi, tam bir totemciliktir. Sonra bunun üstüne, bu mutlak sıfatları ölümlü bir sultana yüklerseniz, kendi ellerlinizle sadece yeni firavunlar yaratırsınız. İşte laik cumhuriyet, demokrasi, ulusal egemenlik ve hukukun üstünlüğü kavramı, devleti yönetenlerin halka hesap vermekle sorumlu oldukları tarihsel bir süreci içerir.

Din: “Sözlükte, dyn kökü mastar olarak “borç alıp vermek manasına geliyor. Kınamak, küçümsemek, borç vermek, borç almak (idane),  borçlanmak  (tedayün), alacaklı (dain), borç (deyn), maneviyat (dinniye),  borçlu (medyun), borçluluk (medyunniye), maneviyat (din)  ile ilgili işler (diyanet), borç (deyn) ile ilgili işler (duyun) , derlemek, toparlamak (tedvin), alt, üst, arka, başka, ön, diğer, önce, ...sız (dune) , istediğini yap (duneke ma turid), meclis, kurul (divan) kelimeleri bu köktendir ”(2)

“Din sözcüğü,  Aramice ve İbranicede ibadet, ritüel, dini kurallar sistemi,  Akadcada yargı, yargılama anlamına geliyor. Şu halde, töre, törü,  torah, tengri, tao, tevrat, tin, din, şeriat, sünnet, mezhep, şia, nomos, namus, ahlak, ethos, ratio vb kelimelerine biraz yakından bakmak din kavramını anlamamız için faydalı olacaktır.

İnsanlar, tarih içinde birlikte yaşamanın teminatı olacak “kanun üstünde kanun” arayışı içinde olmuşlardır. Örneğin Hint felsefesindeki temel kavram Rta, yol anlamına geliyor. Hint Avrupa dillerinde bu kökten rota, route, road, raund, ratio kelimeleri türetilmiştir. Türkçeye geçen rol,  denk etmek anlamına geliyor. Rulman, rotasyon, rotatif, rulet, rulo sözcükleri de bu kökten gelir. Ratio’nun kaynağı olan ratis ise, Latincede bağ çubuklarını boylarına göre düzenlemek, denk etmek anlamına geliyor. Felsefi olarak da eski Yunancada muntazam dizilmiş kolye anlamına gelen evren (cosmos), söz (logos), örf ve kural (nomos geliyor.) ile ahlak (ethos)’ un uyumlu, denk hale getirilmesi anlamına geliyor. Yunanlı buna akıl (ratio) diyor. Bağ çubuklarının boylarını ratio ettiği gibi, cosmos, logos, nomos ve ethosun arasını da rasyonel hale getiriyor. Aklileştiriyor, uyumunu sağlıyor”(3)

“Eski Türklerde kullanılan törü, tüzen, tengri, Çin felsefesinde görülen thein ve tao ile İbrani muhayyilesinde beliren torah, tevrat kelimelerinin, hatta Yunancadaki theo ile Latincedeki dei’nin aynı anlamlara gelmesi dikkat çekicidir. Çin filozofu Lao Tse’nin şu sözleri de aynı mana etrafında döner.” İnsan yerin yasasına uyar. Yer göğün yasasına uyar. Gök Tao’nun yasasına uyar. Tao ezeli, ebedi, ölümsüz ve isimsizdir. Ben adını bilmiyorum, ama ona Tao diyorum” burada Tao kelimesi de büyüklük, yücelik, yol anlamındadır; tabiat yolu, yerin ve göğün uyumlu birlikteliği anlamında. Eski Yunan ve Latincedeki Theo, Dei, Zeo, Zui, kelimeleri de aynı anlamda olması dikkat çekicidir” (4)

“ Siz olsanız sosyal hayatı ve hele de devleti sırla, gizemle, kehanetle, rüyayla, din adamları sınıfının keşif ve kerametleriyle, İkbal in tabiriyle “donmuş kalmış 590 yıllık metinlerle” Akif in tabiriyle “700 yıllık eserlerle avarelik ederek “ yönetir misiniz?” (5)

“Neden din denilince akla hak, hukuk, adalet, işgaller, zulümler, tecavüzler, yoksulluk, yolsuzluk, sokak çocukları, özürlüler, açlar, dağılan aileler, işsizler, zam zulüm, işkence, plansız şehirleşme, trafik, gecekondu, sanat, edebiyat, şiir felsefe, müzik, sinema, tarih, tabiat, uygarlık vs gelmiyor. “Güldürme adamı, dinin bunlarla ne alakası var?” diyeceksiniz... Evet, “tapınak dinlerinin” yok ama “gerçek hayat dininin” var!”(6)

İbadet: “Sözlükte abd kökü mastar olarak Arapçanın tarihsel kök ve komşu dilleri Aramice, Akadca, İbranice, Süryanice, Habeşçe gibi Sami dillerinde “yapmak, meydana getirmek, ortaya çıkarmak, çalışmak, üretmek” anlamlarına gelmektedir. Aynı kökün türevinde yer alan (bda) kökü de mastar olarak “yaratmak, icat etmek, bir şeyi ilk olarak ortaya çıkarmak” anlamındadır. Kökün (bde) şeklindeyse, “ başlatmak, ortaya çıkarmak, icat etmek” manası kazanmaktadır. Şu halde Allah ile insanın aktüel ve dinamik ilişkisinde birlikte yaptığı, ortaya çıkardığı, meydana getirdiği, ürettiği her tür iş ve değer bu kapsama giriyor. Yapılan, üretilen iş ve değerin faili Allah ise buna bedaet, ibda, mubdi, faili insan ise buna da ibadet, ubudiyet, tabbud deniyor.

Öte yandan abd kelimesi Kuran’ın nazil olduğu dünyada yaygın olarak kullanılıyordu. Özellikle birtakım putlara, krallara ve imparatorlara yönelik olarak “arz-ı-ubudiyet etmek” veya “kul köle olmak deniliyordu. Babil, Sasani, Mısır, Roma, Bizans gibi eski dünyanın tanrı-devlet kralları ahaliye “kullarım, kölelerim diye seslenirlerdi. Kendilerine de tanrının oğlu temsilcisi veya doğrudan tanrı derlerdi “(7)

“Bu nedenle;  Allah’ın yapması (edip eylemesi) anlamına gelen yaratmak, varlık oluşturmak,  icat etmek, birer iş ve oluş yani ibda olduğu gibi insanın yapması(edip eylemesi) anlamına gelen çalışma, üretme, icat etme, meydana getirme,  mücadele etme, direnme, imar etme, zulme karşı savaş, iyilik yapma, güzel davranma,  doğru olmada birer iş ve oluş yani ibadet olur.  Zorla özgürlüğüne el konulmuş bir insan, efendisi için iş ve oluş üretirse buna da abd (kul-köle) denir.

İlginçtir ki, Kuran ibadet kelimesini, 278 yerde geçmesine rağmen, namaz kılmak (salat) , oruç (savm),  hac ve umre, kurban (hedy) gibi bizim “ibadet dediğimiz şeylere izafe ederek kullanmaz. Kuran bunlardan bahsederken nusuk/ menasik kavramını kullanır. Kuranda 7 yerde geçen bu kelime kullanılırken (bakara 2/196), enam 6/163) genelleme yapılması yani namaz, oruç, kurban vs. tüm “şekli ibadetleri” içine alacak şekilde kullanması dikkat çekicidir. Şu halde namaz, oruç, hac, umre bizim menasikimiz olmaktadır. İbadet ise çok daha geniş bir kavramdır” (8)

“Öyle görünüyor ki, Kuranın ibadetten kastettiği, hayatı, birtakım kişi, otorite, odak ve mercilere tapınarak değil; sakınma duygusu ile yaşamaktır. Bundan dolayı da ibadet, tarihin, hayatın ve tabiatın içinde canlı bir faaliyet olmak icap eder. ”(9). İşte İhsan Eliaçık Hocanın Kuran çeviri ve yorum-bilgisi kısacası bu şekilde.

Yukarıda görüldüğü üzere, ritüelleri (nusuk) eda eden kişilerde bir “iyi niyet” söz konusudur fakat bunun hayata, iyi eylemler biçiminde yansıması, daha sonra, belki bir potansiyel olarak mümkündür.  Ancak “yapılan duadan” bir sevap kazanıldığı söz konusu olsa bile,  bu sadece kişinin kendi maneviyatıyla sınırlıdır. O halde ritüeller’i abartarak toplumun huzuru için asıl olan ibadeti göz ardı etmek,  giderek salt soyut bir tapınmayla sınırlı ve ahlaki eylemleri ikinci plana iten bir din anlayışına yol açmaz mı?

Ritüellerin kökenlerini incelediğimizde, genelde totemcilik geleneğine kadar gitmeden konuyu anlamakta güçlük çekeriz. Örneğin, Çinliler, duaları yerine gelmeyince putlarını döverlerdi”(10).  Bir başka örnek, koçun kurban edilmesi geleneğinden önce, insanların sunaklarda kurban edildiğini öğrenmeden dinsel korkularımızın kaynağı hakkında bir nebze olsun fikir sahibi olamayız. Pekiyi, oruç ve namazın niçin güneşin hareketlerine göre tayin edildiğini,  hiç mi merak etmez insan? İslamiyet, henüz ortada yokken oruç, namaz, hac ve kurban ritüellerinin Ortadoğu’da zaten var olduğunu dinler tarihi araştırmaları belgeleriyle ortaya koymuşlardır. Ne var ki, totemcilik ve puta tapma gelenekleri, zaman içerisinde farklı peygamberler tarafından yeni revizyonlara uğramıştır. Şüphesiz ki dinler, bir revizyon ve reformlar tarihidir. Bilindiği üzere, Hz. Muhammet’ten önce, Kâbe’de birçok put yer almaktaydı.  Hz. Muhammet, bu ritüellerin yedek ilahlar üzerinden değil tevhit inancı (Allah’ın birliği) adına eda edilmesi gerektiğini kendisine inanan Müslümanlara farz kıldı. Bunu da İhlâs Suresi’nde,  açık seçik bir biçimde anlamaktayız.

O halde, Tanrı’ya (toplum, tarih, tabiatı da dahil) borçlu olan İnsan söz konusuysa eğer burada, asıl mesleğinin hakkını vermek bir ibadettir. Bir pilotun uçaktaki yolcuları,  gidilecek yere sağ salim ulaştırması ibadettir. İşçinin mesleğinin, işverenin de işçinin hakkını vermesi ibadettir. Şimdi kendimize sormamız gereken tarihi soru(n) şudur: Tanrı için gerçekten makbul insan tipi kimdir? Sadece, tapınaklardaki ritüellerini yerine getirenler mi? Yoksa insanlığa iş ve hizmet üreten iyi insanlar mı? Tarihi tecrübelerle gördüğümüz kadarıyla, putperestlik döneminden kalan bir tapınak totemizmi, iş ve değer üretmeyi yok sayarak salt ritüel eksenli bir yaşamı öne çıkarmaya çalışıyorsa, bu da salt ruhban sınıfının işine yarayan bir yaklaşım sayılmaz mı? Ruhban sınıfı, genelde mistik bir kamuoyu oluşturmaya çalışır.

Bizler, ahlaki aklın yolundan saptığımız sürece, toplumun selamete (esenliğe) çıkması mümkün müdür? Aklım, kalbim ve vicdanım bana diyor ki: Hamile bir kadının doğum yapması ve çocuğunu emzirmesi ibadettir. Bir siyasetçinin kamunun çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde görmesi ibadettir. Bir sanatçının toplumun maneviyatını yükseltmesi ibadettir. Bir film ya da tiyatro oyunundan çıkan seyircilerin, adeta üstünden bir yük atması/ tinsel arınması, ibadettir.

Ameliyata giren doktorun hastasına şifa vermesi ibadettir. Bir askerin işgalcilere karşı koyarak kahramanca şehit olması ibadettir. Nöbetçi düşünürlerin çağının aydınlanma ahlakına ışık tutması ibadettir. Gazetecinin halka doğru haberler ulaştırması ibadettir. Üniversitenin halkın iyiliği ve sağlığı için yeni keşifler,  icatlar yapması ibadettir. Hâkimlerin,  kendi vicdanı ve hukukun üstünlüğüne göre yargılama yapması ibadettir (adalettir). Ne yazık ki içinde yaşadığımız kapitalist emperyalist bir çağda, ahlak ve hukuk büsbütün askıya alınmıştır. Tapınak eksenli dindarlık ve muhafazakârlık ise mistik bir kamuoyu oluştururken“ gerçek kamuya açık bir alanda, ahlaki buyruklardan toplum olarak tamamen uzaklaşmıştır. Cemaatlerin, tarikatların çevre sorunlarına büsbütün kayıtsız olmasının ne gibi bir mazereti olabilir? Ben dünyadaki insan manzaralarından yola çıkarak diyorum ki, peygamberler insanlığı putperestliğin yukarısına henüz çıkarmayı başaramamışlardır. Kapitalizmin ve kalplerin biricik Tanrı’sı, güç ve para değil midir?

Doğadaki bilgece döngüyü okudukça anlıyorum ki, güneşin ve ağaçların çiçek açması, arıların bal yaması ibadettir. Doğadaki canlıların üremesi ibadettir. Doğayı, çevreyi, toplumun sağlığını korumak ibadettir. Bunun için de bilinçli,  eğitimli insanlara ihtiyacımız var. Cahil ve yoksul bırakılmış toplumlar kötülük toplumlarıdır. Tapınak eksenli bir dini savunanların bu bağlamda aklın namusunu kirlettikleri bir gerçektir. Ahlak eksenli bir din, iş, aş, hizmet, barış ve iyilik üretmekten geçer. Bunun için okul, kütüphane, hastane, fabrika, atölyeler açılmalıdır. Diyanet ordusu yerine, ilim, bilim ve irfan ordusuna öncelik ve ağırlık verilmedir.

Dinler tarihinin çeşitliliği bize şunu göstermiştir ki, dinlerdeki ritüeller, mahallidir. Kökenleri itibarıyla da insanlığın totemizm ve putperestlik dönemlerine kadar gider. Ancak Tanrı’nın insandaki evrimi devam etmektedir. İnsanın doğumu ve ölümü sınıflar üstüdür. Dinlerin evrensel olarak ontolojik dayanağı da işte bu insani durumdur.

Bugün için laik cumhuriyetimiz, adalet, emanet, ehliyet, meşveret ve ıslahat ilkelerine önem vermelidir. Zira gerek kutsal kitaplarda geçen evrensel öğütler, gerekse insanlığın yarattığı irfan anlayışı özetle bunlardır.

Biz ahlak eksenli bir dini savunuyoruz. Cumhuriyet düşmanlarıysa, tapınakları salt bir kuru temizleme fabrikası olarak kullanmak istiyorlar. Bu acı gerçek, yüzyılların tecrübesiyle sabittir. Dindeki ritüeller, kişinin kendi maneviyatı içindir. Başkası için yapılacak iyilikler ise, iş, hizmet ve değer üretmekten geçer. Kısacası ibadet, meslek ahlakını merkez almadıkça bir hurafeden öteye gitmez.

“Neden din denilince akla hak, hukuk, adalet, işgaller, zulümler, tecavüzler, yoksulluk, yolsuzluk, sokak çocukları, özürlüler, açlar, dağılan aileler, işsizler, zam zulüm, işkence, plansız şehirleşme, trafik, gecekondu, sanat, edebiyat, şiir felsefe, müzik, sinema, tarih, tabiat, uygarlık vs gelmiyor. “Güldürme adamı, dinin bunlarla ne alakası var?” diyeceksiniz.“ (10).

Görünen o ki, ödül ve ceza mantığına göre yaşayanlar sadece iyi bir polisiye romanın kahramanı olabilirler. Ama asla "iyi" olamazlar.

 

C e m a l Ö z t ü r k

Kaynaklar:

1-David Hume, Din Üstüne, Çeviren Mete Tuncay, İmge Yay.  4. Baskı 2004 s.66

2-Yaşayan Kur'an, Nuzul Sırasına Göre, Türkçe Meal Tefsir, İnşaa Yayınları Hazırlayan: R. İhsan Eliaçık,   (s.123-124)

3. David Hume, Din Üstüne, Çeviren Mete Tuncay, İmge Yay.  4. Baskı 2004, s. 51

4. Yaşayan Kur'an, Nuzul Sırasına Göre, Türkçe Meal Tefsir, İnşaa Yayınları, Hazırlayan: R. İhsan Eliaçık,  s.127

 

Facebook'ta Sol İtiraz