25 Şubat 2018 Pazar

Devrimci Yön

Solda Anjiyo ve Ameliyat - I

Solda Anjiyo ve Ameliyat - I
09 Ekim
11:56 2017

Bu yazının bir taslağını sosyal medyada paylaşırken Mehmet Tanju Akad, aşağıdaki yorumu yaptı.

Bir iktisatçıdan duymak istediğim tam da bu “artı değer dışında sayısız sömürü ve kaynak aktarma mekanizmanın varlığını” bir uzman kişinin onaylamasıydı.

(“Marks'ın derdi öncelikle kapitalizmin özünü teorik olarak ortaya çıkarmaktı. Bu sırada bakışı siyasi olmaktan çıkar, akademik bir tutarlılık peşinde koşar. Bulduğu öz artı değerdir. Bunun sermayenin organik bileşimi içindeki yerini ortaya koymaya çalışır. Kapital'in ikinci cildi bu nedenle aşırı sıkıcı ve tekniktir. Daha sonra üçüncü ciltte gerçek dünyaya dönmeye başlar. Tabii, 19. yüzyılda üretim sermayesi esas idi. Daha sonra mali sermaye öne çıkacaktı. Lenin'de bunun ipuçları vardır. O emperyalizmin sömürgecilikten farkını anlamıştı. Ama Lenin için her şey politikaya hizmet ediyordu ve polemikçi yanı ağır basar. Zaten Büyük savaş çıktıktan sonra on yıl yaşadı, hepsi de büyük sarsıntılarla geçti…..O dönemden beri Mali sermaye çok hızlı gelişip dünya hâkimiyeti sağladı. Her türlü yatırımı kontrolü altına almaya başladı. Ulus devletlerin yıkılması da bu politikanın parçasıdır. Metropollerde ulus devlet zaten onlarındır. Güçlü olmalıdır. Yıkılmak istenen ulus devlet onlara taş koyma olasılığı olanlardır. İki dünya savaşı ABD mali sermayesini dünyaya hâkim kıldı ama bunun mücadelesi 100 yıl dünyanın her köşesinde farklı biçimde sürüyor. Önce dolar (federal rezerv) büyük sermayeye verildi. Akabinde, 1929 krizi ABD'de tekelleşmeyi ileri götürdü. İlk dört sene parmaklarını kıpırdatmadan 5.000 küçük bankanın iflasını seyrettiler. Sonra aşama aşama regülasyonları kaldırdılar, dünyaya yayıldılar ve hala direnen birkaç ülkeyi de bombalayarak yıktılar. Bu süreçte, kaynakların doğrudan ele geçirilmesi de bir faktör oldu. Bu arada, artı değer dışında sayısız sömürü ve kaynak aktarma mekanizması vardır. Sadece bir örnek vereyim. Tarım ve sanayi malları arasında fiyat makasını açarsanız, tarımdan sanayiye muazzam kaynak aktarırsınız. On ton buğdaya bir traktör yerine elli ton buğdaya bir traktör alamazsınız. Yani artı değer her şey değildir. Olamaz. Toplum çok karmaşıktır.”)

Bu kısa açıklamadan sonra konuya giriş için önce Marksizm’in sorunlar dizisinden birkaçını anımsayarak işe başlayalım:

1-Marks’ın İngiltere’de ilk proleter sosyalist devrim beklentisi teorik bir yanılgıdan dolayı gerçekleşemedi.

2-“Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan işçi sınıfının” enternasyonal beklentisi de yerini, finans sermayenin dünya ölçeğindeki dayanışmasına bıraktı.

3-Marksın öngörülerinin aksine 20.yy da meydana gelen devrimlerin (Sovyet, Türk ve Çin vb.) hepsi de ulusal demokratik devrimlerdi.

4-İşçi sınıfı partisine öncülük eden bilgi ve birikim sahibi aydınların da zamanla mevcut toplumun bürokratik devlet yapısına dönüştüğü gerçeği Marksizm’in bugün için sorgulanması gereken ciddi sorunların başında gelir.

5-Kapitalizmin katastrofik çöküş teorisi de salt bir varsayımdan öteye gidemedi.

6- Artı değer sömürüsünün de tek başına kapitalist emperyalist dönemi açıklamaya yetmediğini görmekteyiz ne yazık ki! Çünkü her gün başka sömürü mekanizmaları da icat edilmektedir.

Saydığım bu yanılgılara rağmen yine de Marksizm’in kendi çağını büyük oranda etkilediğini özellikle ütopik sosyalistler üzerinde “bilimsel sosyalizm” söylemiyle uzun vadede ezici bir üstünlük sağladığını teslim etmeliyim. Bugünkü deneyimlerin ışığında belirtmemiz gerekir ki sosyalizm sadece üretim araçlarının toplumsal mülkiyetiyle gerçekleşemez. İşin yeni teknolojik buluş ve verimlilik yönü kadar bir de etik, hukuki ve siyasal boyutu vardır. İsteklerimizin ve devletin uygarca yönetim biçimi her zaman aklın ve sevginin siyaset kılavuzuna bağlıdır. Ne var ki sevginin yerini şiddet, aklın yerini de entrikacı zekâ alırsa o zaman seyreyle kör dövüşünü.

Çünkü insan gerçeği hem üretim güçleri hem de üretim ilişkileri içinde yerini aldığından hem öznel hem de nesnel yönüyle işin içindedir. İşte insanın bu ikili konumu, sosyalizme bir bilim gözüyle bakmaktan öte daha çok rasyonel bir pencereden bakmamızı gerektirir. Çünkü isteklerimizin yönetim biçimi öncelikle ekonomik olduğu kadar siyasal ve ahlakidir de. Bu siyasal tercihler karşısında tıpkı doğa bilimlerdeki gibi nesnel olmamız mümkün değildir. Nitekim emek mücadelesinin iradi olarak yükselişe geçtiği dönemlerde, sosyal devletin veya sosyal demokrasisinin de birçok kazanımlar elde ettiğini görmekteyiz.

*

19.yy da Marksın ortaya koyduğu ""artı değer"" kavramı gerçekten bütün sömürü biçimlerini anlamamıza yeter mi?

Bu artı değer kavramının, üretim ekonomisinin ve ulusal yapıların tasfiye edildiği bir dönemde birçok şeyi görmemize engel olmaya başladığı kanısındayım. Bu savı destekleyen birçok örnek verebiliriz. Mesela NATO niçin var? Gladyo ve ona bağlı örgütlerin takviyesi, artı değer sömürüsünün tıpkı sermayenin rekabetçi dönemde olduğu gibi tek başına yürümediğini mi kanıtlar? Ortaya çıkan polisiye/ militarist devlet biçimi bu kez toplam üretim, vergi ve kaynaklar üzerinden tolumun geniş kesimlerini sömürüyor olmasın. Doğaldır ki kamu yararını kollayan yetkin bir mali denetim sistemi henüz oluşmamışsa eğer.

Cemaat ve tarikatların artı değerle ilişkisi ne olabilir acaba? Emperyalizmin “böl ve yönet” ilkesini göz önüne aldığımızda, etnik milliyetçilik, mezhepçilik artı değerin tamamlayıcı birer uzantısı olmasın? Burada ulusun üretim ekonomisi ve ulusal eğitimden yoksun kalması bizzat iktidara getirilen siyasal yönetimler tarafından programlanmaktadır.

Liberaller, neoconlar, dindarlar hatta sosyal demokratlar niçin hep sermayenin satın alma ve silah satma özgürlünü savunmaktalar? Çağımızda sürdürülen hâkimiyet savaşları niçin kendisine yeni vekâlet savaşçıları hazırlamıştır? Burada ideolojik hegemonyanın öncelikle sömürünün asıl teminat mektubu olduğunu tespit etmek zorundayız. İşin özü, kapitalizmin girişimci şifrelerini bu gün tam olarak biliyor muyuz?

Pazarlık payı
Sus payı
Aslan payı nedir?

Artı değerden daha başka sömürü biçimleri yok mudur gerçekten?

Tıpkı bir insanı öldürmenin bin bir biçimine (kılıç, ok, silah, zehir, radyasyon, cehalet vs. ile ) göre silahlardan bahsedeceğimiz gibi ideolojik silahlar ile teknolojik silahlar diye kategorik bir ayrım da yapabiliriz. Burada cehalet elbette ki daha yavaş öldüren bir yöntem olsa gerek. Bir virüsün bakteri genomuna yerleşmesi neyse cehaletin de belli siyasal, dinsel öğretilere yerleştirilerek zihinlere zerk edilmesi de odur. 

Bilindiği üzere simbiyotik (birlikte yaşayan) canlı türleri arasında üç çeşit ilişki mevcuttur. 

A) Kommensalizm (sığıntılık): Birlikte yaşayan türlerden biri birliktelikten yarar sağlarken öteki tür yarar ya da zarar görmez. 

B) Mutualizm (Karşılıklı yardımlaşma) : Beraber yaşayan iki ayrı tür de birliktelikten yarar sağlarlar. 

C) Parazitizm (asalaklık): Beraber yaşayan iki ayrı tür bireylerinden biri bu durumdan faydalanırken diğeri bundan zarar görür. Ancak aynı tür içindeki insan toplumlarındaki parazitlik durumu kendine özeldir.

Burada çağımızdaki “ücretli kölenin” belki karnı doymaktadır ama efendilerin kazançları daha çok kendi aç gözlülüğü oranında artmaktadır. Zaten başlangıçta “ilkel komünal toplum” salt avcılık ve toplayıcılık ile geçimini sürdürdüğünden henüz ortada biriktirilmiş bir bilgi, servet ve mülkiyet olgusu yoktu. Yabanıllıktan (barbarlıktan) uygarlığa geçiş de el emeği ve iş bölümünün gelişmesiyle mümkün olmuştur. Kendini bilmek, ahlak,  hukuk ve siyaset gibi aklın ve arzuların siyaset kılavuzu bu minval üzere devreye girmiş oldu. İnsanın insan olması tarihsel bir evrim sürecinde dile gelmek ve el emeğinin evrimi sayesinde gerçekleşti. Erdemli insanın eğitimi için bugün emeğin büyük bir değer olduğunu ne yazık ki hala kimse vaaz edemiyor. Ve bunu ahlaki eylemleriyle hayata geçiremiyor. Bizim bugünkü sorunumuz sermayenin doymak bilmez bir “güç istenci” nedeniyle doğaya, topluma (tarihe/tanrıya), insana saygısını büsbütün yitirmiş olmasıdır.

*

Her sömürü türü bir insan hakkı ya da başlı başına bir sınır ihlalidir. Her sınır ihlali bir “iç savaş” sebebidir. Her iç savaş güçlü olanın bir ayrıcalıklı üst sınıfa atlama çabasıdır. Marksın sömürüsüz, savaşsız ve sınıfsız dünya tasarımında güç kullanımı da dâhil her türlü mücadele yöntemi zorunludur. Barış için elbette ilkesel düzeyde savaşmaya kimse kolay kolay itiraz edemez.

Ancak “devrim durumdan” sonra devleti ele geçirmiş “proletarya diktatörlüğü” ne yazık ki yeni bir Firavun-Karun ve Ruhban sınıfı işbirliğine kilitlenip kalmaktadır. İşçi sınıfına öncülük yapan aydınlar bu kez yenidünyanın efendileri olmaktan öteye gidemiyorlar. Sermaye ve bilgi birikimi (1) her defasında süper egoların saltanatının teminat mektubu olma rolünü oynamaya devam etmektedir. Proletarya diktatörlüğünün Sovyet deneyimine baktığımızda, tıpkı Osmanlının “devletin (saltanatın) bekası için kardeş katli vaciptir” uygulamasına benzer bir yoldaşlar arası hesaplaşmaya dönüştüğünü görmekteyiz(2).

Görünen o ki Musa’nın on emrinde sayılan haksızlıkları bile bu günkü post modern ruhban medyası bin bir nihilist yaklaşımla göz ardı edebilmektedir. Birçok burjuva felsefi ve sanatsal düşünceyi inceledim. Gördüm ki nihilizm sömürünün olmazsa olmaz geleneksel ideolojik ana akımıdır. Nihilizm hakikat saygısının karşıt kutbudur. Her türlü insani ve medeni değerlerin inkârıdır. Çünkü işine öyle geliyordur. Nihilizm tüm sınıflı toplumların ana karakteristiğidir. “Abdestli kapitalizmde”, şirketlerin bunca insan hayatının üzerinde olması, acaba diyorum bu da bir çeşit şirk midir

Nihilizm bazen muhafazakâr ambalajlara dahi bürünebilir. Firavun-Karun-Ruhban sınıfı işbirliği düzeninde ahlaki değerle ekonomik değer sürekli çatışma içindedir. Estetik değerle etik değer de sürekli çatışma içindedir. Ruhban sınıfı denilince sadece papaz, imam gibi din adamları anlaşılmasın sakın. Mali sermayenin emrine girmiş liberal, neocon (yeni muhafazakâr), etnik milliyetçi, mezhepçi yazar-yönetici ve tüm sosyal mühendisleri de bu tanımlamanın içine katmamız gerekecek bundan sonra.

Çünkü Firavun-Karun-Ruhban sınıfı işbirliği, sömürü mekanizmasının geleneksel ve köklü en eski biçimidir. Tarih içinde giderek geliştirilen “ideolojik hegemonya” ile teknolojik donanımın devletin biçimini tayin etmede rol oynayan önemli aygıtlar olduğunu görmekteyiz. Bir örnek vermek açıklayıcı olabilir sanırım: Eskiden mahalle bekçisi varken bu gün daha çok dijital kamera sistemi ile daha kitlesel bir izleme yapmak mümkündür. Ancak devletin teknolojik gelişmeye koşut olarak yetkinleşmesi mutlaka adalet açısından yetkinleşmesinin de güvencesi değildir.

Artık kimse kimseyi dinlemiyor
Sadece telefonlarımız dinleniyor.

Oysaki sosyal adaletin teminatı, kamusal üst iradenin kendi içinde birçok demokratik denetim mekanizmasını oluşturmaya bağlıdır. Kuvvetler ayrımı, özerk kurumlar ve özgür basın birer meta aracı olmaya başladığı anda eğitim, sağlık ve güvenlik paralı olduğunda bu kez herkes için gerekli olan sosyal sosyal adalet sadece sınırsız bir güç istencinin, dış ve iç mihrakların emrine verilmiş demektir.

Hiç kuşkusuz ki burada belirleyici olan ideolojik hegemonya kendisini topluma kabul ettirecek pek çok makyaja başvurur. Ruhban medyasına alternatif eleştirel bir aklın özgür varlığı ne kadar gelişmeye açıksa etik toplumcu bir uygarlığın güvence altına alınması o oranda olası görünüyor. Eleştirel aklın özgürlüğü içinde: 1-Kuşku,  2-Sorgulama, 3-Sorumluluk 4-Hakikat saygısı 5-Arınma (katharsis) gibi önemli işlevler açığa çıkar zamanla.

Eleştirel aklın özgürlüğü olmasaydı eğer, yeryüzü bize sadece bir ahır olabilirdi. Firavun-Karun-Ruhban sınıfı işbirliğine eleştirel bakış, hiç kuşkusuz ki özerk bir ahlaki aklın lütfüdür sadece. Bunun için her şeyden önce; paraya, partiye, patrona veya başka bir otoriteye (Pentagon’a) boyun eğmek zorunda kalmayacaksın. Ben, evrensel bir insani boyutta özgürlük denince sadece bu yüksek kişiliğin kısmen de olsa açığa çıkabilme y/etkinliğini anlamaktayım.

Ana konumuza tekrar dönecek olursak, Marksın artı değer kavramı neredeyse emperyalizmin birçok faaliyetini gözlerden uzak kalmasına yol açmıştır bu gün. Kuru bir işçi sınıfı edebiyatı, çoğu zaman tüm ulusun yoksullaşmasını, günden güne kan kaybetmesini engelleyemedi nitekim. Ulusal çıkarları savunanların “ırkçı, faşist, kafatasçı"" diye yaftalanması kuşkusuz ki liberal kurmaylar tarafından bilinçli bir değersizleştirme faaliyetiydi. En azından Türkiye’de 24 ocak karalarını savunmayan parti ve aydın kalmadı neredeyse. Kemal Derviş, hem sosyal demokratların hem de siyasal İslamcıların ortak reçetesi sayılmaktadır uzun yıllardır. Üretim ekonomisinin dahi tasfiye edildiği bir dönemde, bizim Ortodoks Marksistlerimiz hala fabrikada sömürülen proleter arayışına çıkadursun biz aşağıdaki çeşitli sömürü ve kaynak aktarma mekanizmalarını göz önüne sermekle yetinelim:

1.Bireyler, sınıflar ve uluslar arası tipik hırsızlıkları saymaya kalksaydık günlük kalın defterler tutmak zorunda kalırdık. 

2.Kamu arazilerini yağmalamak, doğal kaynakları gasp etmek için bitmeyen ganimet savaşlarına tanık olduk.

3. Uluslar arası pazar paylaşım savaşları ve kartel antlaşmaları yeni sömürü imkânları demektir.

4.Kambiyo ve borsa oyunları daha çok bir kumar ekonomisini çağrıştırmaktadır.

5.Büyük kentlerde konut, dükkân kirası kadar faiz mekanizmaları ticaretin en eski bilindik yöntemidir.

6.Devlet ihaleleri, pirimitif akümülasyonun (ilksel birikimin) önemli bir aracıdır (3).

7.Kaçakçılığın her çeşidi. (Uyuşturucu, silah, mal ve vergi kaçırma dâhil).

8. Devlet aygıtını ele geçiren siyasal kadronun yurttaşını gerek fahiş vergilendirme ve gerekse silah altına alma yetkisini halka rağmen kullanabilmesini nasıl göz ardı edebiliriz?

Gelir vergisi ile dolaylı tüketim vergileri arasında adil bir oranlama zaten söz konusu değildir. Toplanan vergiler, gelirler de yine toplumun, güvenlik, adalet, eğitim ve sağlık harcamalarında yerli yerinde kullanılıyor mu pekiyi? Bütün bu ekstra sömürü türlerini göz ardı ederek gözünü sadece fabrikadaki artı değer sömürüsüne dikmek çoğu Ortodoks Marksist’in iktisadi kamu işletmelerinin haraç mezat satılmasına dahi kayıtsız bırakmıştır. Kaldı ki üretim ekonomisinin tasfiye edilmek istendiği ülkemizde; Sakıp sabancı gibi “ ben on binlerce işçiye iş sağladım, asıl sosyalist benim” diye övünen üretici iş adamlarını bile artık mumla arar durumdayız.

Demek ki halk yığınları, beterin beterini görmedikçe bir önceki dönemde kazanılmış hakların ve süredurumun değerini de anlayamıyor. Şimdi milyonlarca işsiz güçsüz takımı “ben artı değer sömürüsüne razıyım, yeter ki çalışayım” diyor mu, demiyor mu?

Bizim okumadan kulaktan dolma Marksistlerimiz arasından, artı değerden başka sömürü tipi tanımazken halkın yoksullaşmasını bile burjuvazinin mezar kazıcılığı olarak yorumlayanlar bile oldu. Şu soruları bir gün sorduklarını gördünüz mü?

Soru-1:ABD, niçin bize yaygın bir para birimi olarak dDoları dayatmaktadır. Bunun artı değerle ne ilgisi var?

Soru-2:Acaba Marksın artı değer kavramı tek başına yeterli olmadığı için mi onca darbeler tezgâhlanmakta?

Soru-3: Devlet yönetimini ele geçirmekle suyun başını tutmak aynı şey midir?

Soru-4: Bir siyasal parti, ulusun değişik kesimlerinden oy aldığına göre bir devlet başkanı hangi sınıfı temsil eder?

Bu sorulara yanıt ararken dar bir işçi sınıfı edebiyatı bize yeter mi? İnsan olmak hem doğal gereksinim hem kültürel kodlara bağlı ise ekonomi ve eğitimi nasıl göz ardı edersiniz? İnsan olmanın bir kimlik bir de kişilik boyutu vardır kuşkusuz. Kimlik boyutu, ulusal dil, sınıfsal (mesleki üretim), cinsel ve dinsel köklere kadar iner. Kişilik boyutu, kalıtsal, ruhsal eğilim, eğitim, öğretim, donatım ve deneyime dek birçok etkileşim altındadır.

Soru-5:Çağımızda, ulusal ve hatta bölgesel ittifaklar içinde savunma yapmadan anti-emperyalist olmak mümkün mü?

*

Ulusal bilinç de sınıfsal bilinç de insan aklının geçmişini anımsaması ve geleceğini kurgulamasının bir sonucudur.

Ulusal bilinç, tarihsel, kültürel, toplumsal insanın hem özneleşmesi hem de nesneleşmesidir. Ulusal bağımsızlık ve özgürlük çatısı, tüm sınıfların ortak değerler uzlaşmasına ve sözleşmesine dayanır. Dil, tarih, pazar ve birlikte yaşama birliği ulusun biriktirilmiş serveti ve sermayesidir. Eğer ortada bu tür bir kolektif aksiyon yoksa o halk başkalarının kölesidir.

O halde ulusal bağımsızlık ve özgürlüğün simgesi olan bayrak tarihsel bir var oluşun devamlılığını simgeler. Ulusu meydana getiren tüm toplumsal tabakaların standardı bu önceden belirlenmiş hukuk ve ahlak normlarına göre değerlendirilebilir. Ulusun bir bileşeni olan işbirlikçi sınıflarla çatışma da bu arada kaçınılmazdır. Burada belirleyici olan kötülük,  azınlığın çoğunluk üzerindeki kültürel hegemonyasıdır. Emek mücadelesi de zaten ezilenlerin ezenlere karşı mücadelesidir.

Emek mücadelesi toplumun sadece belli bir tabakasına indirgenemez. Sadece yoksulun değil, bazen varsıl insanların da ortaya koyduğu emeği asla göz ardı etmeyeceksin. Özellikle bilimde, sanatta ve sanayide bunun birçok örneğine rastlayabilirsiniz.

Bu ilkesel düzeyde insana bakışın bir gereğidir. Köylü, esnaf, memur, bürokrat ya da küçük burjuva türü sınıfsal konumuna göre değil, mesleki üretici yönü ve gerçeğe saygısıyla insanları değerlendirmek esastır.

Her ulusun farklı sınıflara mensup yurttaşları ancak bağlı oldukları kolektif aksiyon sayesinde yaşamsal etkinliklerini sürdürebilir. Eğitim, iş bulma ve mesleki yaratıcılıklarını sergileme imkânını elde bulundururlar.
Bir Alman veya İngiliz işçisinin ekonomik standardı kendi kamusal iradesinin sağladığı refahtan payını alır. Bu olgu işçi sınıfının enternasyonal olma isteğinin önündeki asıl engeldir.

İnsanın arzu ve iradesi onu olması gereken daha idealist bir dünyanın üyesi yapar. Kuşkusuz ki laik hukuk ve ahlaki akıl erdemli insanı eğitmenin bir çeşit yöntembilimidir. Ahlaki akıl, aslında teorik ve pratik aklın birliği olarak eylemlerimize yansımaktadır.

Devletin görevi tek tip (ne teist, ne deist, ne ateist, ne agnostik) insan yetiştirmek olamaz. Çünkü insanın kendini bilmesi ve tanıması süreci insanlığın yarattığı bütün bir irfandan nasiplenmesiyle mümkündür.

Azın özü, Marksizm ötesi yeniden bir “toplumcu yurtseverlik” açılımına ihtiyacımız vardır. Çünkü Marksın tutarlı ne bir insan doğası (4), ne bir ulus, ne bir ahlak, ne de bir hukuk kuramı olmadığına göre biz geleceğin toplumunu daha çok aynı eğilimdeki insanları ortak ilkeler, değerler (5) etrafında toparlayacak yeni bir uygarlık ekseni belirlemek durumundayız.

Çünkü kapitalist-emperyalist sistem barbarlığı, buna karşı olanlar da uygarlığı savunmaya zorunludurlar. Çünkü tarih felsefesi, nihilistler ile etik toplumcuların çatışmasından ibarettir.

 

Kaynaklar:

1- Jan Waclaw Makhayvski, Aydınlar Sosyalizmi, İhya Kahraman Ayrıntı yayınları, 2016

2-Troçki İstanbul'da, Ömer sami Coşar,Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010

3-Yalçın Küçük, Primitif Akümülasyon (İlk ya da İlkel birikim) üzerine. ( 22-03-2013 Aydınlık Gaz.)      

4-Kaan ArslanoğluEvrimci Açıdan Din, Psikoloji, Siyaset, İthaki Yayınları-2016

5- -Hilmi Ziya Ülken, Bilgi Ve Değer, Doğubatı yayınları, Mart 2016

 

Cemal Öztürk

SOLİTİRAZ.COM

"

Facebook'ta Sol İtiraz