22 Kasım 2019 Cuma

Devrimci Yön

Sosyalizmin Zayıf Halkası: Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı / Durmuş Tiryaki

Sosyalizmin Zayıf Halkası: Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı / Durmuş Tiryaki
20 Ağustos
00:00 2019

Türkiye solu için henüz tanyeri ağarmamıştır; bir alacakaranlık içindedir. Solumuz gerek siyaseten, gerek örgütsel, gerek kuramsal her alanda radikalizmini yitirmiştir. Üstüne üstlük, “kimlik siyaseti” solu tarifsiz bir bunalımın içine sürüklemiştir.

Böyle kötümser başlamayı hiç istemem, elbette "elveda sol" değil, bilakis yeni bir dünya dünden daha da zaruri ve bunun anahtarı solun tarihi envanterinde saklı. Ancak "gerçek" şimdi, gerçekten gelecek heyecanı duyanlar için her şeyden daha yakındır.

Gerçek ne midir? Solun hayatın olağan akışına nüfuz edemez halde oluşudur. Demek ki solumuzun hayata etkide bulunabildiği, gündeme gelebildiği, kitleleri sürükleyebildiği bir evresi de olmuş. Bu evrenin derininde yatan ana etken, kuşkusuz, solun ideolojik yetkinliği ve tarihi meşruiyeti idi.

Sol tüm dünyada ideolojik olarak ağır darbe almıştır. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalizmin iktidar olduğu ülkelerde yeniden kapitalizme dönüş, sol örgütlerin ego-sentrik eğilimlerin aracı haline gelmesi, sol kadrolardaki kısırlık ve iğretilik solun çekim gücünün önündeki engeller olarak dikkat çekmektedir.

Sol, insanlığa kurtuluş vaat eden sosyalizm deneyimlerinden hüsrana uğramış, iktidar pratiklerinde yabancılaşma ve yozlaşma yaşamış, örgütlerini kendi parçasına/unsurlarına karşı bir sopa gibi kullanmış, teorik ve tarihsel özgünlüğün yerine taklitçiliğe sarılmıştır.

Dünya sosyalist sisteminin çözülmesinin ardından soldaki en büyük kırılma "ulusal sorun" alanında ortaya çıkmıştır. Bu kırılma, benzerine 1. Dünya savaşı ve faşizm konularında rastlanan ölçüde yıkıcı ve ayrıştırıcı olmuştur. "Sınıf uzlaşmacılığı" ve "aşamacılık" sol stratejide siyasi ve ideolojik bir akım olarak emperyalist savaşa karşı tutum ve faşist diktatörlükle -kavranışından başlayarak- mücadele üzerinde doğmuş; sosyal, felsefi, ekonomik boyutlu bir bütünlük kazanmıştır. 

Bugün "ulusal sorun" solda aynı işlevi görmektedir. Kendi dilini, değerlerini, referanslarını yitiren sol, düştüğü boşluğu "UKKTH-ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" söylemi ile doldurmaya yeltenmiş, böyle tutunacağını zannetmiştir. Öncesinde emperyalistlerin (Milletler Cemiyeti fikrinin babası Amerikan Başkanı W. Wilson'un 1918 yılı başında Kongreye açıkladığı "14 Nokta" prensiplerinden biri "self determinasyon"du) enstrümanı olarak boy verirken, şimdilerde de etnik kimlikçilik, sosyalizm sonrası dünyada emek ve sınıf düşmanlığının türevi olarak serpilmiştir.

Bu yazıda, bana göre solda derin "kimlik siyaseti" bunalımının başta gelen konusu "ulusal sorun" üzerindeki belli kritik noktalara yönelik yaklaşımımı dile getirmeye çalışacağım.

BİRLİĞİN YUMUŞAK KARNI

Ulusal sorun, içerik açısından milliyetçi bir motife, çözüm açısından ayrılıkçı bir potansiyele gebedir. Aslında UKKTH'nin tek çözümünün ayrılma hakkı olmadığı, ama sicilinin ayrılma pratiği ile yüklü olduğu malumdur. Nitekim literatüre "boşanma hakkı" olarak giren kavram, çözüme bir cevaptır. Boşanma hakkını ilkesel düzeyde savunmakla birlikte, kendi birimimizde, şartlarımızda ve çağımızda birlikten ve kardeşlikten yanayım. Belki son sözü baştan söyleyerek, pek çok kişiyi kızdırmış olabilirim. Bunları ikna kabiliyetinden yoksun olduğumu da kabul ederek, yazıyı okumalarını burada bırakmalarını salık veririm.

Türkiye'nin coğrafyası (bölgeler arasında aşılmaz sınırlar, doğal engeller, katışıksız uzaklıklar yok), sosyolojisi (bir göçler diyarı), tarihi (çok katmanlı uygarlıklar toplamı), ekonomisi (kaynaşmış tek pazara dayalı) dikkate alındığında, bütünleştirici, melez ama gerilimli bir yapı adeta kaderi olmuş...  

Şu formülü okuduğumdan beri zihnime bir soru işareti takılmıştı: Lenin ezen ulusun sosyalistlerine "ayrılma hakkını" savunmayı, ezilen ulusun sosyalistlerine "birleşme hakkını" savunmayı öğütlüyordu. Bunu, diyalektiğin "zıtların birliği" yasasının uluslar ölçeğindeki bir yansıması diyerek geçemedim; bütün parlak söylenişine rağmen felsefi-bilimsel açıdan sorunlu bir ifade olarak gördüm. Daha baştan burada bir ilkesizlik ya da buram buram politika kokan bir öz vardı. Mensup olduğu milliyete göre tavır geliştirmek enternasyonalizmle-evrensellikle-sınıfsallıkla çelişiyordu. Zaten aynı zaman-uzam ve mekanda ayrılırken birleşme, birleşirken ayrılma değişkenlerinin yarattığı şey hareketsizliktir, aynı anlama gelmek üzere bir statüko tarifidir; Lenin'in eşsiz bir verili politika dehası oluşunun işareti. Zira politikanın yasası, tarihsel bir perspektiften dengeye, güce, gündeme, somut şartlara göre bir denklem kurmaktır.

Bir kere Lenin her ne pahasına devlet değil, sosyalist bir devlet peşinde koşan bir adam. Lenin 1789 Fransız Devrimi ile doruğa çıkan burjuva-devlet modelinin ilerici-demokratik rolünün, 1871 Paris Komünü ile bittiğinin bilincinde... İkincisi, büyük birlik'lerden yana. Üçüncüsü, ezilen ulusun milliyetçiliğini anti-emperyalist nitelik taşıdığı sürece desteklemekte. Tam burada Barzanistan'ın ABD'nin himayesinde kukla bir aşiret devletçiği olarak doğduğunu hatırlamanın yeridir. Bir ulusun diğeri üzerinde uyguladığı asimilasyon da dahil olmak üzere her türlü baskıya karşı çıkmak sosyalist politikanın hiç kuşkusuz amentüsü olmak gerekirken, çağdışı bir aşiret-tarikat diktatörlüğü hangi özgürlük uğruna yüceltilebilir? Yağmurdan kaçarken doluya tutulmaya nasıl alkış tutulabilir? Kaldı ki hiçbir sosyalist önderde, ne Marks, ne Rosa, ne Stalin'de mutlak ayrılık yoktur. Lenin'de ise teorik temeli zayıftır; UKKTH önemli ölçüde politik bir strateji olarak şekillenmiştir. Rosa'nın deyişi ile "derin bir çukur, küçük burjuva ifade tarzı ve bir martavaldır." Stalin, farklı görüşler ortaya koymasına, ulus olgusuna materyalist bir boyut getirmesine rağmen, sadık bir Lenin yolcusudur. Hem Marks, hem Lenin tarihte mutlaka somut durumu hesaba katarak aynı ulusun bağımsızlığını bazen desteklemişler, bazen karşı çıkmışlardır. Polonya bu bakımdan zengin bir örnektir.      

Rosa Lüksemburg'un UKKTH'ye ilişkin esaslı eleştirileri vardır. Tüm devrimci düşünce için bir laboratuar işlevi de gören 1917 Sovyet Devrimine bakarken, sanki Türkiye'nin bugününü görerek yazmış. Yeri gelmişken bir göz atalım. Benim de benimsediğim "genel geçer bir teori değil, bir politika demeti", "özgül ve özel durum stratejisi" türünden görüşlerle örtüşüyor. Aktarmayı Rosa'nın kitabı RUS DEVRİMİ, Çeviri: Cangül Örnek, Yazılama Y. İst. 2009 baskısından yapıyorum.

"Rus İmparatorluğu'nda yaşayan çok sayıda ulusa tanınan 'Rusya'dan devlet olarak ayrılma hakkı da dahil olmak üzere' kendi kaderlerini bağımsız olarak belirleme hakkı doktriner bir inatla sürekli tekrarlandı. Bu hak Lenin ve yoldaşlarının Milyukovculara, daha sonra Kerenskyci emperyalizme karşı kullandıkları özel bir savaş parolasıydı. Ekim Devrimi'nden sonra ise içerde yürütülen politikaların eksenini oluşturdu; ayrıca, Brest-Litovsk'da Bolşeviklerin dayandıkları temel düzlemdi. Alman emperyalizminin güç siyasetine karşı ellerinde bulunan tek kozdu." (s.37)  Rosa bir “uluslar hapishanesi” Rusya’da Bolşeviklere kredisini esirgemeden başlıyor ve kütleleri devrim davasına kazanmanın maliyetlerinin farkında olarak sürdürüyor. 

"... bunun yürüttükleri politikanın ihtiyaçlarıyla bir ilgisi olmalıdır. Lenin ve yoldaşları Rus İmparatorluğu çatısı altında yaşayan çok sayıdaki halkı devrim ve sosyalizm davasına bağlamanın, onlara devrim ve sosyalizm adına en uç ve en sınırsız özgürlüğü, kendi kaderlerini tayin hakkını tanımaktan daha garanti bir yöntemi olamayacağını hesapladılar." s.38-39

"Lenin ve yoldaşları, 'ayrılma hakkını' tanıyacak kadar özgürlük savunucusu olduklarından Finlandiya, Ukrayna, Polonya, Litvanya; Baltık ülkeleri, Kafkasya ve diğerlerinin, Rus Devrimi'nin samimi müttefikleri haline geleceklerini bekliyorlardı; ancak aksinin yaşandığına tanık olduk. Bu 'uluslar' kendilerine tanınan özgürlüğü birbiri ardına, Rus Devrimi'nin ezeli düşmanı Alman emperyalizmi ile ittifak kurmak ve Almanya'nın himayesinde karşı-devrim bayrağını Rusya'ya taşımak için kullandılar." (s.39)  Tarih adeta tersinden tekerrür etti; sosyalizmin çözülüşünün hemen ardından "kardeş" halklar birbirini boğazladılar. Halkları halklara düşman öden “kurdun” ölümünü UKKTH’li dönem de başaramamıştı.

"... kendi ülkelerinin işçi sınıfına da büyük bir düşmanlık besleyen burjuvalar ve küçük burjuvalar 'ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını' karşı-devrimci sınıf politikalarının bir aracı haline getirdiler. ... milliyetçi sloganın ütopik ve küçük burjuva karakteri işte burada yatıyor: Sınıflı toplumun kaba gerçekliğinin ortasında, sınıf çatışması en uç noktaya ulaşacak kadar keskinleştiğinde, kendi kaderini tayin hakkı burjuva sınıf iktidarının bir aracına dönüştürülüyor. (...) Sınıflı toplumda, ulusun her sınıfı 'kendi kaderini' farklı biçimlerde belirlemeye çalışır ve burjuva sınıfı için ulusal özgürlük sınıf hakimiyetine tamamen tabidir."(s. 39-40)  Yani kapitalizmin hakimiyetinde ulusların kendi kaderlerini tayin etmesi boş bir sözdür. 

"Ayrılık yönündeki ulusal istekler ve eğilimler sorununun devrimci mücadelenin içine sokulması ve Brest barışı (siz Amerika'nın Ortadoğu barışı diye okuyabilirsiniz d.t.) sonucunda devrimci ve sosyalist mücadelenin ilkesi haline gelmesi, sosyalist saflarda büyük kafa karışıklığı yarattı ve sınır ülkelerinde yaşayan proletaryanın konumuna fiilen zarar verdi." s.40

"Bolşevikler (bunun yerine Türkiye sosyalistleri yazarak devam edelim d.t.) başka durumlarda sergiledikleri özgün sınıf politikalarına uygun hareket etmek ve İmparatorluğun tamamındaki devrimci güçlerin birliğini sağlamak yerine, devrimin alanı olan Rus İmparatorluğu'nun bütünlüğünü dişle tırnakla savunmak ve tüm ayrılıkçı eğilimlere karşı Rus Devrimi'nin alanı içinde kalan tüm topraklarda proletaryanın dayanışmasını ve bölünmezliğini en temel yasa ilan etmek yerine, tersini yaptılar. 'Ayrılma hakkını da tanıyan kendi kaderini tayin hakkı' konusundaki boş milliyetçi demagojiyle ters yönde ilerledikleri gibi, sınır ülkelerinin burjuvazilerine en iyi, en çekici bahaneyi, karşı devrimin en has bayrağını vermiş oldular. Bu sınır ülkelerinin proleterlerini ayrılıkçılığın bir burjuva tuzağı olduğu yönünde uyarmak yerine, bunu yapmadıkları gibi, bir de sloganları ile kitlelerin aklını karıştırdılar ve onları burjuvaların demagojilerine terk ettiler. Bu milliyetçi taleple Rusya'nın kendisinin parçalanmasına neden oldular, Rus Devrimi'nin bağrına saplanacak hançeri düşmanın eline verdiler." s.41

"Ulusal ayrılıkçılık, içinde saklanan Alman 'yoldaşların' süngü ellerinde tüm bu topraklara girmesini sağlayan Truva atıdır."(s.42)  Bu cümleyi, 'Kürdo-Judaik hareket, Irak'ın demokrasi ve özgürlük adına Amerika tarafından işgaline Truva atlığı yapmıştır' şeklinde okuyabiliriz. Lenin'in ajitatif kendi kaderini tayin hakkının içerdiği doktriner olasılıklardan cesaret kazanan ama ülkenin tarihi, sosyal, ekonomik ve siyasi ilişkilerinin derininde yatan köklerden yoksun ahmak bir kısım küçük burjuva aydınların, az sayıda işbirlikçi üniversite hocası ve öğrencisinin ölümcül tutumları sayesinde, ne yazık ki karşı devrimci politikaların ideolojik olarak perdelenmesine, ırkçılığın zehirli tohumlarının yayılmasına yol açıldı. Bizim payımıza bir de Ortaçağın karanlığı düşüyor.  

"Ulusların kendi kaderini tayin hakkı Başkan Wilson'un lütfu olan Milliyetler Cemiyeti ve silahsızlanma adımlarıyla birlikte, uluslararası sosyalizm ile burjuvazinin hesaplaşmasını haber veren bir savaş narası haline gelmiştir." s.43.

Özetle, sabrınıza sığınarak oldukça yorumsuz alıntıladığım Rosa için "ulusal sorun" başlığı altında toplanan doktrin bir maskaralık, karşı devrimi ideolojik olarak besleyen bir burjuva manevrası ve gericiliğin toplanma bayrağı'dır.

TARİHSEL DENEYİM VE BİRİKİMİN IŞIĞINDA GELECEK

Şimdi kendi güncelimizdeki tercümesi ile "Kürt sorunu" hakkında yapacağım çıkarsamaları toparlayacak olursam şöyle:

Kürtlerin bir ulus niteliği taşımadığını, ulus olma tarihsel sürecini kaçırdıklarını, parçalı bir halk olduğunu belirtmeliyim. Emperyalizmle ittifaktan hiçbir halka hayır gelmemiştir. Politikada şiddetin tek dil/etken olduğu özgürleşme, bir serap misli aldatıcıdır. Sınıfsal kurtuluş ortak, esas ve önceliklidir.

Özellikle 1992'den itibaren Amerika G.Bush'un ağızdan "Yeni Dünya Düzeni", daha sonra Büyük Ortadoğu Projesi -BOP- adını alacak olan planını açıkladı. Bu plan, çözülen sosyalizm sonrası dünyada bölgemizin yeniden şekillendirilmesini içeriyordu; kuşkusuz ülkemizi doğrudan etkiliyor. Türkiye, potansiyel bir savaş tehdidinin potasına girmiş durumdadır. Kürt örgütleri, Barzani-Talabani-Müslim gericiliği söz konusu planın ileri karakolluğunu üstlendi. Acaba Barzani sosyalizme bağlı olsa idi, devrimci hareketin bir parçası olsa idi, devrim cephesinin bir kalesi olsa idi, Kürt halkının özgürlüğü Amerika'nın/Rusya'nın umurunda olur muydu? Sadece demagojik, çarpık, hasmane bir zihniyet gerçeği bu kadar tersyüz edebilir. Kapitalist-emperyalist hakimiyet altında, ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri bir yanılsamadan ibaret olduğu içindir ki K.C. türü hevesler yıkıcı bir oyundur. Maalesef, '80 sonrasında yükselen Kürt silahlı hareketinde giderek ön plana geçen milliyetçi, bölücü dalga, sınıf düşmanlarının eline büyük kozlar vermiş, birleşik kurtuluşu felce uğratmış, sosyalizmi bu topraklarda sakatlamıştır. Marksizmin cephaneliğinden alınan UKKTH gibi sınıfsallığı maskeleyen ideolojik söylemlerin ipoteğinden solu arındırmadan geleceğimiz umutlu görünmemektedir. UKKTH'nin öngördüğü programda zımnen Türkiye'nin dağılması yatmaktadır. İlkin dil, kültür, köken merakıyla küçük bir grup "uyanmış" entelektüelin masum incelemeleriyle başlayan arayış, bu araştırmacıların fikirlerini benimseyen "misyoner" kuruluş ve kişiler tarafından demokratik/olağan yollardan topluma aktarılmış ve son aşamada da siyasi-etnik kimlik paydasında buluşmuş kitlelerin ulusal hareketiyle tırmanmıştır.

Ulusal sorunda daima geçerli olacak iki hareket noktası, sorunun bilimsel değerlendirilmesinde sorunun kendisi kadar belirleyicidir.

Bir: Herhangi bir ulusal birim/ülke bazında beni her zaman birincil derecede ilgilendiren emeğin/emekçilerin kaderidir. İnsan sınıfının, sosyal statüsünün kolektif öznesi mi yoksa milliyetçi söylemlerin nefer mi?.. Her soruna öncelikle bu pencereden bakmaya, emeğin dünya görüşü ile yaklaşmaya çalışırım. Konjonktürel olarak kimi sorunların başat hale gelmesi, özündeki taliliği değiştirmez. Konuya sınıf gözlüğü ile aydınlanma birikimine sahip çıkan bir mevziden ve sosyalist devrimin gerekleri açısından yaklaşmanın bedeli milliyetçilikle yaftalanmaksa eğer, orada net bir "yavuz" hırsız" uyanıklığına maruz kalındığı bilinmelidir. Her ulustan emekçilerin birliği, yeryüzünde ayrımcılığın, sömürünün ve ulusal boyunduruğun panzehiridir. Sosyalizm hedefine şimdi her zamankinden daha çok kilitlenmek gerektiğini bir de bu nedenle önemsiyorum. Nasıl ki ulusallık için sosyalizmi ertelemeyi düşünemezsek, sosyalizme kadar ulusal sorunu da unutalım diyemeyiz; elbette geçerken, basınçla, bir yan ürün olarak çözebileceğimiz pek çok sorun olacaktır. O yüzden, hangi düzen Diyarbakır sokaklarında ya da Altındağ'ın izbe köşelerinde çıplak ayakla balon satan çocuğun kurtuluşudur; hangi düzen Diyarbakırlı kadını feodal erkeğin doğurgan nenesi ya da sermayenin tüketim malzemesi, haz aracı olmaktan uzak tutacaktır; hangi düzen yoksul köylüyü ağanın zulmünden ya da emeği patronun sömürü kıskacından kurtaracaktır? soruları hayatidir. Köktenci, kucaklayıcı tavır bu sorulara verilen cevapla yakından ilgilidir. Bırakalım Kürdü Kürt mü sömürsün, ezsin? Böyle daha mı insani oluyoruz? Hoş şimdi de öyle ya... Egemen sınıf ittifakının bir parçasıdırlar; özellikle turizm, inşaat-müteahhitlik, petrol-dağıtım sektöründe hissedilir bir ağırlığa sahiptirler Kürt zenginler. "Kürt" burjuvazisinin "Türk" burjuvazisi ile bir çelişkisi var mı? Ya da siz, Türkiye'de burjuvaziyi geniş anlamıyla egemen sınıfı etnik olarak ayırabiliyor, etnik sınırların nerde başlayıp nerde bittiğini saptayabiliyor musunuz? Onlar sömürürken dininize göre, siyasetinize göre, etnik kökeninize göre ayrım yapıyorlar mı? Baş çelişki, temel çelişki ayrımı yapmak Türkiye'de aşamacıların işidir; ulusal ve toplumsal kurtuluş iç içedir.      

İki: Lenin'i siyasetin labirentlerindeki tortularından ayıklayıp soyutladığınız zaman elde kalanın özgür insana ulaşmak ideali olduğunu görürüz. Lenin 1920'de toplanan Doğu Halkaları Kurultayı'nda bir adım geride mevzilendiğinin, ideolojik ödünler verdiğinin farkındaydı. İşçi sınıfının ittifak yelpazesini ezilen halklara doğru genişletmek, sosyalizmi yeni topraklara taşımak, emperyalizmi zayıflatmak için politik açılımlara muhtaçtı. Birleşerek ve yaşatarak ilerleyecekti. O'ndan ödünç alarak yazıyorum: Bütün koşullar eşit olmak kaydıyla, olanaklı olduğu sürece en uygun olan, merkezileşmiş ve daha büyük ölçekli devletten yana olmaktır. Nihai olarak devletin sönümlenmesi, devletleri çoğaltmayı yadsıyan bir mantığa dayanmaktadır. Devrim için nicel olarak da güçlü bir işçi sınıfının, emperyalist dünyayla baş edebilmek için de görece büyük devletin varlığı avantajdır.

Türkiye'de, dünya ırkçılık tarihini incelediğimiz zaman çok farklı bir tabloyla karşılaşılır. Her renkten, dilden, soydan ve boydan halk aynı binalarda komşuluk yapar, aynı işyerlerinde yan yana çalışır,  çocukları aynı sınıflarda okur, aynı halkada halaya durur, aynı ücretleri alır, aynı cezalara çarptırılır, kız alıp-verir, hısım-akraba olur. Topluma kendiliğinden geçen bu hasletleri küçümseyenler, art niyetli değilse eğer, toplumun sosyolojini bilmeyenlerdir. Zira heterojen halklı başka bazı ülkelerde bunlar adeta Çin Seddiyle birbirinden ayrılmış, üstelik topluluklar arası geçiş/kaynaşma yasaklanmıştı. O nedenle, "yaşasın Kürtler, kahraman Kürtler, bravo Kürtler" çığlıkları atarak elinde savaş baltası, haki renkli kim görülürse saldırarak, çocuk, işçi, köylü, öğretmen katledilerek halk kurtarılamaz. Bu saldırganlığın hiçbir Amerikan hedefine, emperyalist merkeze yönelmemesi de ayrıca düşündürücüdür. "Kahrolsun Kürtler" türünden saplantılı bir duyguya da yer yoktur solun kitabında; tıpkı din, ırk, cinsiyet, renk, aidiyetlerine bir ayrıcalık, üstünlük atfetmeyen kavramsal nötrlük gibi... Ancak "dur bir bak, galiba bu iş Kürtlükten çok Kürtçülük olayı, emperyalizmin manipülasyonu olayı, aşiretlerin tahakkümü olayı Ortadoğu'nun parselasyonu olayı" dendiğinde de, ne milliyetçilik yapılmış olunur ne de halkın iradesine karşı gelinmiş... Evet, dil- kültür-horlanma-eşitsiz gelişim sorunu var, ama buradan hareketle ayrı devletleşme bir intihardır. Anadili eğitimi açısından, tüm Anadolu dillerine orta öğretimde seçmeli ders uygulaması getirmek, yükseköğretimde de kürsüler, araştırma merkezleri, enstitüler kurmak bir adım olabilir.

Bu bağlamda kimi çevrelerde önerilen yerel yönetimlerin eyaletleşmesi projesinin "Kürt sorunu"nun çözümüne çare olacağı görüşü tam bir ezberdir. Çünkü yerel yönetimlerin sorunu, yetkilerin-görevlerin artırılması değil, idari organlarının yapılarının ve oluşum şekillerinin değiştirilmesidir. Yerel güç ve nüfuz odaklarının tahakkümünden kurtarılması, örgütlü halk katılımının, temsilinin, denetiminin sağlanmasıdır. Uluslararası sermayenin akışkanlığının önündeki engellerin kaldırılmasına hizmet edecek, yerel dinamiklerin emperyalist merkezlerle eklemlenmesini kolaylaştıracak, lokal işbirlikleri yoluyla "üniter" dokunun deformasyonunu hızlandıracak düzenlemeleri "halkın söz ve karar sahibi olması" ile, "demokratikleşme" ile izaha yeltenmek düpedüz saçmalamaktır. Merkezi aygıtın taşradaki izdüşümü biçiminde inşa edilmiş bir yapının salt yetki ve görevlerini artırmanın, sadece "adem-i merkeziyetçi" bir sonuç doğuracağı bilinmelidir; bunun da gizli federasyon ya da özerkleşme olduğu... Federasyon ya da özerkleşmenin ise bir ara durak olduğu, pansuman bir tedavi olduğu, genellikle bölünmeye hazırlık olduğu... Sonuçta niyetlerden bağımsız olarak ayrılmayı/kopmayı besleyen bir nesnel süreç açılır. Kanımca, böyle utangaç, ikircikli, dolambaçlı yollara sapmak yerine, devletleşmenin kendisini savunmak, siyaseten daha tutarlı bir tutumdur.

EMPERYALİSTİN DOSTLUĞU LOKMASINA LOKMA KATINCAYA KADAR    

Bitiriyorum: a)Türkiye sosyalistleri hızla eyyamcılığı bırakıp Kürt siyasetine karşı daha yürekli eleştiriler geliştirme konumuna geçmeli, şiddetin mutlak bir yol olmasını mahkum etmelidir. b) UKKTH'nın çıkmaz bir sokak; fasit bir daire, solu çürüten sağ bir siyaset olduğu ilan edilmelidir. İlkin belli bir heyecan uyandırır, sonra döner kendini vurur. c) Kürt sorunu, objektij kimlik taleplerinin ötesinde, artık bölgesel hegemonya sorunu niteliğine bürünmüştür. Emperyalist güçlerin eli fazlasıyla bu sorunun içindedir. Biz halk olarak eşit ve kardeşçe, gönüllü ve rızaya dayalı olarak bir arada yaşamak istiyorsak, mutlaka bu eli kırmak zorundayız. d) Türkiye'nin yeri, varoluşu, yapısı, tarihi dünyanın başka ülkelerindeki klasik ırkçılık örneklerine, devletleşme ve bağımsızlık serüvenlerine kesinlikle benzememektedir. Taklitçi ve kuyrukçu kafaların kıyaslamalarla ürettikleri reçeteler tamamen iğretidir. e) Kürt hareketi 90'lı yılların sonlarına doğru strateji/görüş değiştirdi; Marksist-Leninist ilkeleri dahi programından çıkardı, sosyalizmin çözüm olmadığını kabul etti, birlikte kurtuluş hedefini terk etti, dış dinamiklerin gölgesi/belirleyiciliği altına girdi, emperyalizmin yörüngesinde bir siyaseti benimsedi. "Bağımsız, birleşik Kürdistan" önermesi emperyalistlerin "Büyük İsrail" planından beslendi.    

Oysa Türkiye bugün emperyalist ilişkiler ağının pençesine düşse de, 1920'li yıllarda Mustafa Kemal'in önderliğinde emperyalizmin hesaplarını bozmuş, emperyalizme rağmen bir nevi küllerinden doğmayı başarmış, mandacılığı bozguna uğratmış bir ülkedir. Anadolu'nun bakiye halklarını Türk kabul etmiş, Balkanlar'da, Asya'da ayrılıkçı hareketlerin acısını yaşamış bir ülkedir. Sosyalist sistemin "kara gün dostluğu"yla dolaylı da olsa tutunmuş, halen kendi içindeki etnik-dini-bölgesel çeşitlilikle oynanan bir ülkedir. Derin hafızasından bu olguların izlerini silip atması öyle kolay değildir, zaten gerek de yoktur.

Emperyalizm, Türkiye'nin doğumunu tarihin anamolisi olarak görmekte, bir şekilde ve her fırsatta düzeltmeye(!) uğraşmaktadır. Emperyalizmin klasik böl-yut taktiği işlemektedir; günümüzde tekrar Kürt halkasını tutarak yüklenmektedir. Ne yazık sosyalizm adına UKKTH halkasına tutunmuş Kürtlerle ve türedi farklı kökenden Kürtçülerle birlikte felakete yelken açılmış seyredilmektedir. İşte Türkiye'yi toptan bir tehdit altına sokan ve de yeniden var oluş için yeniden 2. kurtuluşu toplumsal kurtuluşla bütünleştiren süreç de budur. Her dönem emperyalistlerle işbirliğine direnen, lanetli senaryolara isyan eden yurtsever, ilerici Kürt kardeşlerimiz olmakla birlikte azınlıkta ya da sindirilmiş haldedirler. İddiamız ve bütün "aşamacılar"dan farkımız, ulusal olanın ulusal çözümünün bulunmadığı yönünde ve parça-bütün ilişkisini kavrayışımızda yatıyor. Kesimsel/günce/geçici olanın kalıcı/nihai/genel hedefe tabi ele alınması doğru yöntemdir. Dolayısıyla bağımsızlığın, demokrasinin, yurtseverliğin kapitalizmi reddi içermesi, emekçi birliği odaklı sosyalist iktidarı dayatması; hem Türkiye'nin özgünlüğünden, yani sosyo-politik açıdan "ezen ezilen" durumunda olmasına rağmen kendi içinde bir Kürdistan sömürgesine sahip olmamasından ötürü topyekün etnik özellikte ayrı bir silahlı kalkışmayı meşru kılacak koşullardan uzak olmasından ileri geliyor, hem de tek kutuplu dünyaya alternatif ütopyamızın bilimsel determinizmden kaynaklanıyor.

Son söz: ayrılıkçılık, bilime ve gerçeklere aykırı düştüğü gibi hayatın doğal akışına, tarihsel yürüyüşümüzün genel eğilimine de aykırıdır. Toplumdaki objejtif ve subjektij şartlar, ayrılıktan çok bütünlüğü desteklemektedir.           


Durmuş Tiryaki

SOLİTİRAZ.COM

 

 

Facebook'ta Sol İtiraz