17 Aralık 2018 Pazartesi

Devrimci Yön

Suriye’deki Savaş ve ABD-Rusya Mutabakatı / Levent Yakış

Suriye’deki Savaş ve ABD-Rusya Mutabakatı / Levent Yakış
12 Kasım
00:00 2018

2011 Mart’ında Dera ve Humus’da Esad rejimine karşı protestolar patlak verdiğinde hemen herkes uzunca süredir uygulamada olan emperyalist projenin, BOP’un, bir üst aşamasına geçtiğimizin farkındaydı. Dolayısıyla protestoların çok geçmeden kanlı bir iç savaşa evrileceğin de…

Emperyalizmin ateşiyle sınanma sırası artık Suriye’ye gelmişti. Bin bir bahaneyle, şeytanın aklına gelmeyecek yöntemlerle Afganistan, Irak, Libya’da yapılanlara şimdi Suriye’de tanık olacaktık.

Nitekim, henüz iç savaşın dumanı yeni yeni tütmeye başlamışken emperyalist niyetleri açığa vuran haritalar sektirmeden dolaşıma sokuldu. Detaylarda uyuşmayan çelişen yanlara rağmen hepsinin ortak paydası Suriye’yi bölünmüş biçimde tasvir etmeleriydi. Üçe, dörde, kimi örneklerde daha fazlasına…

Haritalara üstünkörü bir bakışla dahi, emperyalist parselasyonun hangi çizgilere bürüneceğini az çok öngörebiliyorduk:

- Akdeniz’e yaslanmış Alevi-Nusayri Arap ağırlıklı bir devlet,

- Hemen güneyinde Lübnan-İsrail sınırına bitişik tasarlanmış Dürzi- Hristiyan devleti,

- Fırat’ın doğusunda vücuda getirilip kuzeyden koridorla Akdeniz’e uzatılacak Kürt devleti,

- Ve nihayet, kalan topraklarda diğerlerinin konumuna, işgal ettikleri hacme göre vaziyet alacak bir Sünni Arap devleti…

İşte, Suriye toprakları gelecekte kabaca bu çerçevede şekillenecekti.

İŞLER KARIŞIYOR…

İlk birkaç yıl boyunca gelişmelerin yukardaki kurguya uygun seyrettiğini söyleyebiliriz. Suriye devletini çökertmek için organize edilmiş muhalifler dünyanın dört bir yanından taşınmış paramiliter çetelerin yardımıyla iki yıla varmadan rejimin direncini birçok bölgede kırarak Suriye’nin merkezi birliğini dağıttılar ve Suriye karmaşık güçler dengesi içinde parçalı bir yapıya büründü.

İşleri karıştıran Sünni muhalefetin beklenenin ötesine geçerek önce 2013 ortalarında ve ardından tekrar 2015 yazında Suriye’nin neredeyse üçte ikisini kontrol eder güce ulaşmasıdır. Hesapları altüst etmiştir. ABD’nin Sünni muhalefete aniden sertleşen tavrının, dolayısıyla Türkiye ve Katar’la gerilen ilişkilerinin ardında işte bu gelişme yatar.

Herkesin hesabı başkadır çünkü. Türkiye ve Katar başlangıçta kendilerine vaat edildiği üzere Sünnilerin belirleyici olduğu ve mümkün mertebe en geniş coğrafyaya hükmettiği bir Suriye hayal ediyordu. Akıllarından geçen haritayı Katar’dan Akdeniz’e uzanacak enerji nakil hatlarını ve Türkiye’nin Halep dahil kuzeydeki egemenliğini güvenceye alacak biçimde tasarladıklarına kuşku yok.

ABD ise elinden geldiğince genişletmeye çalışacağı Kürt devletini ayrı tutarsak Suriye’nin kalanını parçalayabildiği kadar parçalamayı kafasına koymuştu. Yukarıda değindiğim haritalar dahi ABD açısından bir geçiş formudur. Nihai hedef ‘Modern Ortaçağ’dır, yani şehir devletçiklerinden oluşma yeni bir siyasi harita. Çevresindeki harita buna yaklaştığı ölçüde Kürt devleti de gereksizleşecek ve benzer bir sona doğru zorlanacaktır.

Delice gelebilir; emperyalist mantık açısından ise tutarlıdır; emperyalist iradeye dişe dokunur direnç gösteremeyecek butik devletçikler bölgedeki doğal kaynakların ve çıkış yollarının kontrolü için elzemdir. Söz konusu kontrol aracılığıyla ABD yalnızca kaynak ihtiyacını en uygun koşullarda karşılamayacak daha önemlisi, kaynak ihtiyacı had safhada hali hazırdaki rakiplerinin (Çin, AB ülkeleri) ve gelecekteki muhtemel rakiplerinin gelişimini de kontrol altında tutacaktı.

Perspektif bu olunca, Suriye’yi tek parça tutabilecek görünürdeki yegane aktöre, Esad’a nasıl tahammül göstermediyse, onu ikame ederek en azından geniş coğrafyasında parçalanmaya set çekecek başka bir güce de tahammül edemezdi. İsterse bu güç bizzat örgütleyip silahlandırdığı Sünni muhalefet olsun.

Söylemek bile gereksiz, mevcut Sünni örgütlerin insafına terkedilmek Suriye halkı için geçmişe rahmet okutturacak bir kâbus senaryosudur. Bugüne kadar ortaya koydukları yaşam ve savaş pratiğiyle muhalif gruplar bunu dünya âlemin gözüne soktular, iktidara uzanmaları halinde halka nasıl bir toplumsal-politik nizam dayatacaklarını kestirmek kehanet gerektirmiyor.

Ama bu başka mesele, ABD’nin tavrının bununla bir ilgisi yok. Dediğim gibi, ABD, Suriye’yi nispeten de olsa bir arada tutacak hiçbir bir gücün sivrilip öne çıkmasını istemedi yalnızca.

 

SÜNNİ MUHALEFET GERİLETİLİYOR…

Önce 2013’den başlayalım… Kazanmanın eşiğine gelen muhalefeti geriletmek için ABD’nin yaptığı ilk iş savaş klanlarını birbirine düşürmek oldu. Zaten kuruluşlarında etkisi bulunduğu için pek zorluk çektiği söylenemez.  Bu dönemde muhalif saflarda baş gösteren anormal hareketlilik; çatı örgütlerin dağılması, farklı isimlerle farklı bileşimde yenilerinin kurulması ve bunların birbirleriyle biteviye kanlı rekabete girişmeleri büyük ölçüde ABD hesaplarıyla ilgiliydi.

Irak’ta konuşlu İŞİD’in yine aynı dönemde binlerce savaşçısını Suriye’ye kaydırması da bu çerçevede değerlendirilmeli. İŞİD varlığıyla bir yandan ABD işgalini meşrulaştırırken diğer yandan muhalefeti alabildiğine hırpaladı. Bizim sol cenahtaki genel kanaatin aksine rejimden ziyade (kısmen bunu da yaptı) muhalefetle savaşmıştır İŞİD. İşgal ettiği bölgeler  muhaliflerden ele geçirilen bölgelerdir çoğunlukla.

Yapılan müdahalelerle muhalif gruplar çok geçmeden saldırı pozisyonundan savunma pozisyonuna çekilme zorunda kaldılar. Dağınıklık ve gerileme belli bir süre devam etti. Daha sonra, Türkiye ve Katar’ın kendilerinden beklenmeyecek performansla Suriye’ye abanıp muhalefeti çıkarları doğrultusunda derleyip toparlamaları, lojistik, finansal açıdan güçlendirmeleri sonucunda savaş tablosu yeniden değişime uğradı. 2015 yazında atağa geçen muhalifler sonbahara varmadan rejim güçlerini Lazkiye kırsalında, rejimin kalpgahında, kuşatmaya aldılar.

Rejimin düşmesi an meselesiydi neredeyse. Lavrov, sonradan ‘üç haftalık ömrü kalmıştı’ diyecektir. Tam bu kritik eşikte iç savaşa içerden dışardan müdahil aktörler arasındaki trafik aniden hızlanmıştır. İran en üst düzey temsilcilerini ardı ardına Moskova’ya gönderir. Rusya’dan Suriye’ye doğru benzer bir trafik vardır. ABD Rusya arasında da bir dizi görüşme gerçekleşir.

Suriye ve İran’ın çabası Rusya’nın savaşa daha aktif katılımını sağlamaktır. Garipsenecek yanı yok doğrusu, talepte de Rusya’nın kabulünde de… Sonuçta hepsi başından beri kader birliği içindeydiler. İlk bakışta şaşırtıcı gelen, ABD’nin tutumudur. Rusya’nın savaşa ağırlık koymasına ABD de onay vermiştir. Günümüzün sert rekabeti içinde unutuldu gitti ama bu tutum Suriye’de olup bitenleri kavramak açısından önemlidir, özellikle mim koymak gerekir. Hatırlayın, Putin’in ABD öncülüğündeki ‘uluslararası koalisyon’dan sık sık Suriye’deki ortaklarımız diye söz ettiği ve Obama tarafından benzer jestlerle karşılandığı günler…

 

ABD NEDEN YEŞİL IŞIK YAKTI?

Yaktı çünkü böylece zayıflayan tarafa, rejime, Rusya aracılığıyla güç aktarımında bulundu. İç savaşın sürekliliğini sağladı. Ta ki, Suriye halkının karşılıklı nefretle ebediyen zehirlenip topyekün takatten düşeceği ana kadar…

Yine de riskli sayılabilir, hele ABD’nin olağan koşullarda Rusya’yı Suriye’nin hiçbir yerinde görmek istemeyeceği düşünülürse. Ancak, ABD bunu yapmasa gerekli desteği Esad’a doğrudan kendisi sunmak zorunda kalacaktı. Bu da bölgede zor bela ördüğü ilişkiler ağına (Sünni aksı) zarar verirdi kuşkusuz.

Diğer bir alternatif, Esad’la yan yana görüntü vermeden Sünni muhalefetle bizzat savaşmasıydı ki, yine ilişkiler ağını riske edebilecek üstelik sonuç almak için mevcut askeri varlığından çok daha fazlasını bölgeye yığması gerekecekti. Obama’nın gösterdiği açık isteksizlik karşısında bu da yapılamadı ve sonuçta Rusya’yı daha fazla işin içine sokarak iç savaş dengesinde meydana gelen asimetri düzeltilmeye çalışıldı.

Başka gerekçeler de var elbette. En azından Rusya o güne dek Esad’ın ve İran’ın arzu ettiğinin çok altında destek sunmuştu iç savaşa. Buradan, müttefiklerinin iddalarını sonuna kadar paylaşmadığı, Tartus ve Laskiye’deki üslenmesini güvenceye alacak butik bir devletle pekâlâ yetinebileceği sonucu çıkıyordu.

Rusya’nın dikkatini razı göründüğü butik devlete odaklayarak Suriye’nin kalanında ve rekabetin kıyasıya sürdüğü dünyanın farklı coğrafyalarında elinin serbest kalacağını düşündü ABD. Uzattığı havucun bedelini yüksek tutmak için elinden geleni ardına koymayacağı kesin, Suriye bataklığında gücünü enerjisini massedecekti Rusya’nın, bir hesabı da buydu.

 

ABD-RUSYA MUTABAKATI…

Hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın davetin ve davete icabetin hiç değilse ana başlıklarda belli bir mutabakatı gereksineceği açıktır. Taraflarca henüz ifşa edilmediği için kesin konuşmak zor ancak gelişmelere bakarak ihtimaller üzerine fikir yürütebiliriz.

Görünen o ki, Suriye toprakları Fırat’ın batısı Rusya doğusu ise ABD insiyatifine bırakılacak şekilde paylaşılmıştır. Rusya’ya kalan kısımda ayrıca kısıtlamalara gidildiği anlaşılıyor. Bugün her ne kadar işler sarpa sarsa da başlangıçtaki tutumunu esas alırsak Rusya’nın güneyde İsrail’i rahatlatacak adımlar attığını,  kuzeyde ise Kürt koridorunu açık tutmaya çalıştığını herhalde hatırlıyoruz. Tam olarak yerine gelmesi için uzun vadede Türkiye ve İran’ın bölgeden tasfiyesini zorunlu kılan tedbirler… Gerçekleştiği takdirde Rusya’nın denetlediği alan ister istemez ABD’nin gözden çıkardığı butik devletin sınırlarına iyice yaklaşırdı.

Mutabakat yürümedi. İçinden geçtiğimiz dünya konjonktürü dahil çok sayıda nedeni var bunun.

Uluslararası ilişkilerde tam bir kaosu yaşıyoruz şu an. Geçmişin iki kutuplu sistemi dağıldı, yenisi ise her ne olacaksa ufukta gözükmüyor. Bütün devletler, eski ittifakların yerle yeksan olduğu yenilerininse kurulur kurulmaz çözülmeye koyulduğu kaygan bir zeminde hareket etmek, atağa geçmek veya kendilerini savunmak zorundalar.

Dolayısıyla mutabakatların ömrü çok kısa; daha baştan dönemin ruhunca sakatlanmış doğuyor her mutabakat. Güçler dengesinde en ufak oynama, farklı coğrafyalarda yaşanan herhangi bir gelişme adeta kelebek etkisiyle gelip sağlam görünen mutabakatları bozuyor. Rusya-ABD ilişkisinin genel kapsamını göz önünde tutarsak bunu tetikleyecek çok sayıda sorun var. Asya’da, Karadeniz, Baltık, Balkanlar’da… Rusya’nın buralarda geri adım atmaması ister istemez Suriye bazında kurulan ilişkiyi de etkiledi.

Öte yandan, dönemin ruhunu ihmal etsek dahi çözüme kavuşmamış bir dizi soruyu bünyesinde barındırdığı için ABD-Rusya mutabakatının başlangıç koşullarında yürümesi zaten  imkansızdı. Rakka ve DyrZor’un akıbetinin ne olacağı sorusu bunlardan başında gelir örneğin. Gelişmelerin alelacele temposu içinde yanıtı verilmemiş ve zamanı geldiğinde bütün mutabakatı tehdit eden her an patlamaya hazır mayına dönüşmüştür.

Rakka Suriye’nin tarım havzası DyrZor ise eneri deposudur. Suriye devleti geçmişte kendine yeterlik kapasitesini ağırlıkla bunlara dayanarak geliştirmişti. Dış ticaret hacmi son derece sınırlı olduğu halde az çok refah üretebiliyordu. ABD veya Rusya’nın himayesinde kurulacak herhangi bir devlet eğer buralardan yoksun kalırsa sürgit hami devletin sırtına yük olacaktır. Hami devlet açısından da istenmeyecek bir durum, astarı yüzünden pahalıya gelen maliyet…

Dünya kamuoyunun sık sık yüreğini ağzına getiren çatışmaların genellikle bu bölgelere dönük rekabetten kaynaklanması şaşırtıcı değil gerçekten.

 

DEMOGRAFİK AÇMAZ…

Mutabakatın belki de en önemli açmazı, demografik dayanaktan yoksun oluşudur. Aşağıda Suriye’deki savaş öncesi demografik dağılıma ilişkin temel verileri sunuyorum.

Dini, mezhebi dağılım:

Sünni: %74, Nusayri: %12, Hristiyan: %10, Dürzi: %3

Etnik dağılım:

Arap: %80, Kürt: %7-8, Ermeni, Dürzi, Çerkez:%7-8, Türk:%3-4

Rakamlar bunlar… ABD Kürtlere, Rusya Nusayri Araplara dayanarak uydu devletlerini tasarladı ama temel aldıkları nüfus genel toplamın dörtte birini zor bulmakta. Eğer oranlar bu haliyle kalsa uydu devletlerin tasarlanan genişlikte varlık sürdürmeleri uzun vadede mümkün değil.

Sonuçta bir çözüm bulundu. Demografik tasfiye… Kadın erkek, genç yaşlı demeden aç perişan yollara dökülmüş milyonlarca insanın yaşadığı tahammül ötesi trajedinin ardında işte bu ortak çözüm yatıyor. Bu da bir yere kadar, Suriye halkının ezici çoğunluğuna safra muamelesi yapmanın bir sınırı var. Dünya kamuoyunun zaman içinde gelişen tepkisi, özellikle tehcirin yükünü taşımakta zorlanan ülkelerin artan direnci nüfus boşaltma faaliyetine bir noktadan sonra ket vurdu. Her iki devlet şimdi fazlalık gördükleri Sünni nüfusu baştan savmak için birbirlerinin sahasına göz dikmiş halde. Bu da ilişkileri geriyor.

Yeri gelmişken bir parantez de Esad’a açalım. Tehcirden pek şikâyetçi görünmüyor Esad. Tersine, demografik oranları iktidarını güvenceye alacak seviyeye çektikçe tehcir onun da işine geliyor. Her halinden belli bu, iç savaşın tam bir demografik yıkıma dönüşmesine itiraz etmemesinden, göçmenlerin geri dönüşü konusunda uluslararası kamuoyundan gelen çağrılara sürekli kulak tıkamasından…

Esad’ı değerlendirirken iç savaşın başlangıç koşullarından hareketle yapılan akıl yürütmelerin bu yüzden geçerliliği kalmadı. Ülkesini ve halkını savunmak için öne çıkıp savaşı göze alan cesur lider yok artık. Doğru, hala savaşıyor, eski sınırların ulaşmak için çabalıyor ama nüfusun çoğunluğundan vazgeçmiş durumda, onlara kuşku ve nefretle bakıyor.

Yaşadığı deneyim hepimiz için büyük ders. Sağlam görünen aktörler dahi yeteri dirayetten yoksunsa iç savaşın acımasızlığı karşısında gün gelir emperyalist kışkırtmaların tezgâhına düşer. Etnik, dinsel, kültürel saplantıların esiri olmuş halde halkın kalanına, belki de çoğunluğuna düşman gözüyle bakar.

Halkından vazgeçen ülkesinden de vazgeçmiş demektir oysa. Esad’ın bunu anlaması için çok beklemesi gerekmeyecek. Suriye kalıcı biçimde parçalandı, bir daha eski haliyle geri gelmez. İç savaşı patlatan emperyalizmin işbirlikçisi sünni fanatikler kadar olmasa bile bunda kendi payı da var. İktidara tutkuyla yapışıp hiç de masum niyet taşımayan Rusya, İran gibi devletlerden güç almaya çalışmaktansa halk çoğunluğunu bir arada tutacak muhalifleri de içeren iktidar kompozisyonlarına kafa yorsa kendisinin ve ülkesinin belki bir şansı olabilirdi.

Yapmadı ve şimdi geri dönülmez bir noktada. Toplumsal uzlaşıyı imkânsız kılan kutuplaşmanın baş aktörlerinden biri. Ne diyelim, belki bir mucize olur aklını başına devşirir her şey yoluna girer, biz de yanılırız.

DENGELER DEĞİŞİYOR…

2015 Sonbaharında gerçekleşen Rus müdahalesi iç savaşın seyrini kökten değiştirmiştir. ABD onayını arkasına almanın pervasızlığıyla abartılı şiddet uygulayan Rusya muhalifleri beklenenden kısa sürede ve aslında ABD’nin arzu etiğinin ötesinde yenilgiye uğratarak Fırat’ın batısında kontrolü büyük ölçüde sağladı.

O gün bugündür taleplerinde daha ileri bir noktada Rusya. Yine de müttefiklerine kıyasla biraz geriden geliyor. Hep birlikte Suriye’nin yarısını kontrol edebildikleri halde Lavrov’un ikide bir ‘Suriye Ordusu hedeflerinin %95’ine ulaştı’ demesi arada bir mesafe olduğunu ortaya koyuyor.

Burada herkese mesaj var. Müttefiklerine, ‘İddalarınızı sonuna kadar taşıyamam’ ve ABD’ye, ‘ %5’i bırak gerisi sana kalsın.’ %5’ten kastını da arif olan anlıyor. DyrZor-Rakka hattı…

Rakiplerinin batıda kontrolü sağladığını hisseder hissetmez ABD’nin sonraki hamleyi öngörerek vasi gücü YPG’yi alelacele kuzeyden aşağı (tahmin edileceği üzere yine İŞİD’le savaş bahanesiyle) indirmesi boşuna değildi. Erkenden ön almaya çalıştı ve gelen saldırıyı hazırlanmış olarak DyrZor sınırında karşılamak istedi. Gerisi biliniyor, Suriye Ordusunun Fırat’ın doğusuna geçme çabaları ve ABD’nin verdiği sert yanıt…

Kararsız denge sürüyor. Mevcut tablo ABD’nin lehine sayılır. Suriye topraklarının nispeten daha sınırlı bölümünde (%30-35) varlık göstermesine rağmen denetlediği alan petrol, gaz dahil doğal kaynakların ve tarım alanlarının hatırı sayılır oranını, yarıdan fazlasını bünyesinde barındırıyor. Üstelik, Fırat’tan başlamak üzere Irak içlerine doğru eli serbest kalmış vaziyette programını rahatça uyguluyor.

En önemli derdi, müstakbel Kürdistan’ı Akdeniz’e bağlayacak koridorun akamete uğraması. 

 

KÜRT KORİDORU…

Bölgenin doğal kaynaklarını güvenilir ve kestirme yoldan Akdeniz’e ulaştırmak…

Akdeniz kıyısında yaratacağı kıta sahanlığıyla ABD’ye yeni keşfedilen olağanüstü zenginlikteki karbon yataklarına erişim imkânı sağlamak…

BOP’un nihai hedeflerinden biri olan Türkiye’yi güney sınırlarında Arap dünyasıyla fiziki temasını bütünüyle kesecek biçimde izole etmek…

İlk elde sıralayabildiğim koridoru önemli kılan gerekçeler bunlar, detaya indikçe sıraya başkaları da eklenecektir kuşkusuz. Ancak bu kadarı ABD’nin koridordan muradının ne olduğunu anlatmaya yeter sanırım.

Türkiye-Rusya işbirliğiyle gerçekleşen müdahaleler sonucu koridor belirsiz bir süre için rafa kalktı. Türkiye’nin buradaki niyeti açık, karmaşık olan Rusya’nın tutumudur, esasında koridora karşı olmamasına rağmen işbirliğine yanaşmasıdır.

Kestirmeden söyleyelim, DyrZor ve Rakka’da talepleri karşılanmadan koridora geçit vermek istemedi Rusya, elinde bir koz olarak tutmaya çalıştı. Bunu da doğrudan kendisi yapmaktansa Türkiye’yi koridoru kesecek biçimde ve ancak o ölçüde içeri sokarak yapmayı tercih etti.

Böylece birden fazla kuş vurdu. İlkin, riski Türkiye’nin sırtına yıktı. Sonra, ABD-Türkiye çelişkisini derinleştirerek ikisinin birlikte davranması durumunda Suriye genelinde karşı karşıya kalacağı riskleri (uçağının düşürülmesini hatırlayın) bertaraf etti.

Türkiye’nin muhalif gruplar üstündeki etkisini kullanarak Halep direnişini kırması da cabası. Sorun çıkaran gruplar hallice bir nüfusla birlikte İdlib’e sürüldüler. Şimdi son yapılan antlaşmayla ellerinde kalan bölge güvenlik kuşağı bahanesiyle biraz daha kırpıldı.

ABD’ye gelince… Rusya’nın göz yumduğu koşullarda Türkiye’yi engellemesi neredeyse imkânsızdı. Doğrudan bir karşılaşmanın bölgede ve Avrasya’ya uzanan derinlikte yaratacağı sonuçları o an için göze alamazdı ABD. Doğru, hep kaosa oynuyor ama kontrol edemeyeceği bir kaosa değil. Daha sonra Afrin’de PKK’yı denedi onun da hazır olmadığını gördü.

Koridoru erteleme yoluna gitti. Bu kararı bir kez verince koridor güzergâhı üzerinde İran ve Rusya destekli Suriye ordusundansa Türkiye’nin bulunması ABD’nin de işine geldi. En azından Suriye ordusu kendi topraklarında meşru bir konumda bulunacaktı.

Sonuçta ABD ve Rusya koridoru birbirlerine terk etmektense Türkiye’nin varlığına göz yummayı ehveni şer gördüler.

Elbette bu, ABD’nin koridordan ilanihaye vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Asla vazgeçmeyecek. Ancak BOP’un bugüne uzanan seyrüseferine bütün halinde baktığımızda ABD’nin direnç noktalarında kendini fazla zorlamadığını, gücünü ve enerjisini optimum seviyede kullanarak sonuç alabileceği alanlara yöneldiğini görüyoruz. Projenin çok katmanlı olması,  coğrafi boyut ve zaman açısından geniş bir skalaya yayılması ona bu imkânı veriyor.

Nitekim koridor tıkanınca dikkatini Fırat’ın doğusuna ve Irak coğrafyasına odakladı. Kürdistan’ı inşa faaliyeti şimdi bu alanlarda ivme kazanmış durumda. Bu gelişme ABD’nin bölgedeki aktörlerle ilişkisini devletler dahil kaçınılmaz biçimde değişime uğratacaktır. Ekleyelim bu aktörlerin kendi aralarındaki ilişkiyi de.

Ağırlık merkezi koridora kaydığında muhatap Türkiye’dir ve onu baskılayacak ittifaklar sistemi öne çıkar. Irak coğrafyasına kaydığında ise İran’ı baskılayacak…

Şimdi ibre İran’a dönmüş gözüküyor. Son dönem Irak’ta baş gösteren huzursuzluğu, İran’a yönelik ABD salvolarını, ABD-Türkiye yakınlaşmasını bu bağlamda okuyun. PKK şeflerine çekilen operasyon da aynı serini devamıdır.

Süreç eğer başka faktörlerle kesintiye uğramazsa Barzani’yi ABD nezdinde eskiden olduğundan çok daha önemli bir aktör haline getirir. Kürt siyasasından bahsediyorsak mekan Irak hedef İran ise kral O’dur. İnsiyatifin Barzani’ye geçmesine rıza göstermeyen, İran’a yönelik hamlelere itiraz eden kim varsa PKK’lı, YPG’li demeden güçten düşürülmeye, tasfiyeye çalışılacaktır.

Tasfiyelerin Türkiye iç siyasetine uzanan etkileri de olacak kuşkusuz. Ayrı bir makaleyi dolduracak kadar karmaşık bir mesele. Şimdilik, Çözüm Süreci’nin başlangıç koşullarına dönme eğiliminin iktidar ve muhalefet  katında alıcı bulabileceğini ve bunun da mevcut ittifaklar sistemini değişime uğratabileceğini söylemekle yetinelim ve makalemizi bitirelim.

 

ALPER LEVENT YAKIŞ

SOLİTİRAZ.COM

Facebook'ta Sol İtiraz