26 Mayıs 2019 Pazar

Devrimci Yön

Aklın Namusu-(II)- Cemal Öztürk

Aklın Namusu-(II)- Cemal Öztürk
17 Nisan
00:00 2019

Doğruluğun Kaynağı

Tanrıya, güç istenci kaynağı olarak herkes, inanabilir. Asıl önemli olan,  adil yasaları olan bir Tanrıya inançtır. Çünkü bu tür bir inanç, sahibini de adil olmaya zorlar. O halde doğruluk salt matematiksel bir kavram değil öncelikle ahlaki bir kavramdır. Tabi ki zalim ve ilkesiz bir güce tapan ilkellerin birbirine zulmetmesi de kaçınılmazdır. İnsanlık tarihi, bu mahalli ilahlara duyulan inançların yol açtığı nice kötülükleri kaydetti bu güne kadar. İşte devrimler tarihinin yükselen değerleri olan bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik ülküsü, kula kulluğun son bulması için özünde ahlaki bir çağrıydı. Bu sorumluluğu üstlenenler de sadece vicdani bir muhasebeden geçen aydınlardan başkası değildi. Uygar bir toplumda, hukukun üstünlüğü ve sorumluluk ahlakını dışlayan geçmişin egemen din anlayışlarına, kula kulluğu dindarlık sananlara elbette itirazımız, kutsal isyanımız var. Sadist bir güce, despot bir otoriteye boyun eğmek, özgürlükten ve sorumluluk ahlakından kaçanların kaçınılmaz bir yazgısıdır.

Otorite Sorunu

Yetkeci (otoriter) sadist kişiler, buyruk verirken, mazoşist kişilikli kimseler de “salt zayıflık, güçsüzlük ve yalnızlığını yenmek üzere” yetkeci kişilere, boyun eğmeyi yeğleyen çaresizler midir hep? Yani sadist hâkimiyet ile mazoşist kişiliğin teslimiyeti arasında karşılıklı bir etkileşim mi söz konusudur her zaman?  Ezilenlerin kendi benliklerinden vazgeçerek egemenlerin gücüyle özdeşleşmesi yapay bir üst ben’lik edinmesinden başka nedir ki?  Tahakküm eden güçler (efendiler) tarafından zayıflara giydirilmiş gönüllü kölelik aslında kanıksanmış bir rolden ibarettir. ( Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçış isimli eserinde bu alanda önemli ruhbilimsel çözümlemeler yaptığını ilgili okura anımsatmak isterim.)

Uluslaşma Süreci

Üretim güçlerindeki gelişme,  sanayileşme ve kentleşmeye koşut olarak gelişen ulus bilinci, tarih içinde oluşmuş kültür ( gelenek, giyim kuşam, folklor, mimari, mutfak lezzetleri dâhil), dil (bilimsel, felsefi, sanatsal, edebi eserleri olan) ve aynı toprağın kaynaklarından yararlanan halkların ( etnik köken farkına rağmen) birlikte, bir arada bağımsız yaşama ülküsüdür.  Çağdaş toplumlar, ulus devlet yapılanması içinde ancak mali sermayenin siyasal baskısına karşı ayakta kalabilir. Mali sermayeyi elinde tutan tekelci güçlerin dünyada otoriter yönetimlerin gizli ya da açık öznesi olduğu bir gerçektir. Orta doğudaki etnik ve mezhep çatışmaları, sınıfsal-ulusal-evrensel bilinç inşasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Nitekim BOP süreci, neoemperyalizmin ulusal değerleri, (ekonomik işletme, çeşitli kurum ve çağdaş kural, ilke vs.) tasfiye etme planıdır.

Uluslaşmasını tamamlamış çağdaş uygar toplumlarda, laik hukuk ve ahlaki akıl kılavuz düzeyinde önemlidir. Bir ulusun kaynaşmış üyeleri, dinler, mezhepler ve ırklar üstü bir pencereden hayata bakmadıkça çağdaşlık boyutunu yakalayamaz. Bu üst bilinç yaklaşımı olmadan da kendi aralarında yakınlaşamaz, kaynaşamazlar. Sürekli olarak çatışır ve ayrışırlar.

Bağımsız Türkiye davasıyla barışık olmayanlar, batılı emperyalist merkezlerin (ABD ve AB’nin) stratejik dostu, bizim de en uzlaşmaz hasmımızdır. Laik cumhuriyete itiraz eden üç büyük siyasal ittifak: 1-Köktendinci ruhban bir otoriteyi kutsayanlar 2-Toprak ağalığı dizgesi içine hapsedilmiş kadın ve yoksul köylülerin sömürücüleri 3. Ezilen toplum kesimlerinden (cinsiyet, inanç, etnik kimlik vb) yola çıkmasına karşın tevekkül içinde, emperyalist merkezlerden lojistik destek bekleyen müvekkil liberal güçlerin çeşitli türevleri. Gerek sistematik emek ve kaynak sömürüsü, gerekse etnik ve mezhep kökenli kimlik sorunlarımızı çözmek istiyorsak öncelikle yöntem olarak anti-emperyalist bir bakışı geliştirebilmeliyiz. Aksi halde tutarlı, içten, inandırıcı ve birleştirici olamayız. Çünkü bir yanda “yerli efendilere isyan ederken” öbür yanda yeni efendilere itaat etmek, özgürlükten kaçışın başka bir biçimi değil midir?

Reform ve Revizyonlar Gerçeği

Doğru bir uluslaşma süreci için din olgusunu, mutlaka tarihsel gerçeği içinde kavramalıyız. Batı uygarlığı, öncelikle İncil’lerin yazıldığı Latincenin din tekeline karşı çıkıp ulus olma bilinciyle evreni okuma, anlama ve kavrama yeteneğidir. Bu bağlamda, büyük insanlığın vicdanı Mustafa Kemal Atatürk’ün Kuran ve ezanı Türkçeye çevirmesinin din ve ahlak felsefesi bakımından anlamı büyüktür. Ana dil tapınağında Türkçe ibadet, Türkçe muhabbet kadar önemlidir.

Hem ulu bir Tanrının yaratıcılığına inanıp hem de tutuculuk (muhafazakârlık) ve bağnazlığı (taassubu) savunmak üstünkörü bir yaklaşım değil midir? Çünkü yaratma ahlakında gerçekten de tekrar yoktur. Her insan biriciktir. İnsanın evrim tarihi, toplumlarının zaman ve mekân içindeki yürüyüşüdür.  Bu bağlamda da toplumların tarih içindeki konumlanışları da kuşkusuz ki özgündür. Dinler tarihi, üstelik bir revizyonizm ve reformlar tarihidir. Sözel kültürün yaygın olduğu bir dönemde, sözü edilen kutsal kitapların özgünlüğünden bahsetmek neredeyse insanların hatasız, kusursuz varlıklar olduğunu iddia etmekle aynı şeydir. Kutsal kitaplar, tarih içinde sürekli yorumlanarak yeniden yazılırken çeşitli yanlış, yanılgı ve yanılsamalarla doludur. Kuşkusuz tüm dinlerin çıkış amacı, doğadan gelen tehlike ve kötülüğü önlemek,  iyiliği sağlığı önermek olsa da uygulamada bizzat muhteris insanların muarızlarıyla çatışarak kendilerini aklamaya çalıştıklarını görmekteyiz. Kendi çıkarlarını dinin fetişleriyle dokunulmaz kılanlar,  genellikle Tanrı’yı bir iş ortağı olarak görenlerdir.

Medeniyet ve Maneviyat İlişkisi

Cumhuriyet devrimi kazanımları medeniyettir. Devrimin değerleriyse (bağımsızlık, vicdan özgürlüğü,  fırsat eşitliği, ehliyet, emanete sadakat, sorumluluk ahlakı ve medeni hukuk vb) tarihten süzülüp gelen bireyin kişisel gelişimi için büyük bir maneviyat kaynağıdır.  Medeniyet bireyin dışsal (siyasal) özgürlüğünü tayin ederken,  devrimin değerleriyse içsel özgürlüğüne hizmet eder. Bu muasır medeniyet ve maneviyat ikilisi birlikte ele alınmıyorsa toplumsal güvenlik tehlikeye atılmış demektir. Çünkü moral değerleri bozulmuş bir toplumda güvenlik güçleri tek başına etkisizdir. Oysa bireyin ve toplumun medeniyetin ipine sarılmadan kendi ayakları üstünde durması mümkün müdür bugün?

Uluslaşma gerçeği, tarihsel, toplumsal ve ruhsal temelleri olan kolektif bir aksiyondur. Bunun dışında kalan insan yığınları, sürüleşmeye yani başkasına boyun eğmeye devam ederler. "Bağımsızlık benim karakterimdir" diyen bir öndere kin ve nefret duyanlar: “Liberal solcuyum” deseniz de hakikatte solda sıfırsınız. “Müslüman’ım “ deseniz bile, emperyalizmle işbirliği içindeyseniz eğer, hakikatte münkir ve münafıksınızdır.
 
Kapı (piyasa) kulluğunu, Allah’a kulluk sanmak, dar kafalı bir dindarlıktır.  Tapınakta Allah için tekbir getirenler, mecliste niçin bunca emperyalizm yanlısı kararlar alıyorlar. Mazlumun ve haklının yanında durmak varken güce tapmak anlamında Pentagon-severlik de putperestliğin çağdaş bir biçimi değil midir?

Dua okumak mı? Hayatı okumak mı?

İşte bu gün en temel sorunumuz, bu yol ayrımını dosdoğru kavrayabilmektir. İş ve hizmet üreterek insanların dertlerine derman olmak, öncelikle hayatı okumaktan geçer. Okul, sanat atölyesi, tiyatro, konservatuar, üniversite, laboratuar, hastane m gerekli bize yoksa bol miktarda tapınaklar mı? Devasa bir diyanet bütçesi, bilim ve eğitime yeterince kaynak ayırmaya engelse bugün, bu akıl dışı tercihin bedelini ödemekten kaçabilir miyiz? İnsanların uhrevi inançlarına saygımız bakidir ama salt cenaze merasimi için de bunca kadro ve kaynak israfı şart mıdır? Sahiden gök kubbenin altındaki cami yetmiyor mu inananlara? 

Şurası bir gerçektir ki medeniyetin ipi, çağımızda ahlaki akıl, bilimsel birikim ve sanattır. Hiç kimse fizik, kimya, biyoloji ve matematik dersini vaaz ederek sınıfını ezbere geçemez. Geçse bile asla başarılı olamaz. İllaki konuyu anlamak, özümlemek zorundadır.

Tercüme bir sol ve Taklitçi Müslümanlık ile Türkiye bir yol alamaz.

Anadolu İslam’ı,  ahlak eksenlidir ve kendi sentezini yapmış ama sonra da çeşitli teolojik saptırmalarla yozlaştırılmıştır.

Kemalci Devrim de yine, ne Fransa, ne de Sovyet devrimini taklit etmiştir.

Hangi sol, hangi İslam diye eleştirel bir sorgulama içine girmeyen kimseden yazar, şair, aydın değil, sadece edebiyat vaizi çıkabilir ancak.

Bağımsızlık ülküsü denince,  sağ iktidarlar hep “ezan susmaz/ bayrak inmez” diye tuhaf bir yanılgı içindeler. Aziz kardeşim sen sadece kendini aldatıyorsun? Bu ezan ve bayrak simgesi Suudi Arabistan’da yok mu? Var! Pekiyi Suudi Arabistan, bağımsız bir ülke mi? İşte yüzyılımızda gaflet ve dalalet içindeki ümmetçilerin büyük yanılgısı tam da budur. Hani ulusal kaynakların halk tarafından işletilmesi? Hani üretim ekonomisi? Hani dünya çapında bir markanız? Hani bilimde, sanatta örnek verebileceğiniz bilim insanlarınız? Ekonomik, kültürel ve siyasal bağımsızlığınız yoksa sadece ezanların okunmasıyla teselli bulmak mümkün mü? Fabrika, tarla, okul ve savunma sistemini ihmal ederek salt büyük tapınaklara sığınarak bir ulus ayakta kalabilir mi? 

Şu temel soruya cevap vermekten kaçanlar, ontolojik muayene ve kendisiyle yüzleşme bağlamında özgürlükten kaçarak otoriter bir kişilik yapısında olandır: Kimi eski çağ modeli kafalar, tarikat şeyhleri diyor ki: Sokrates, Aristoteles, İbn-i- Sina, İbn-i-Rüşt, Farabi, Spinoza, Kant, Descartes okumak kazayı belayı savmaz. Nitekim bu zihniyet okullarda felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji ve evrim derslerinin kaldırılmasından yana olmuştur hep.

İşte Sokrates, Aristoteles, İbn Rüşt, İbn Sina, Farabi, Spinoza, Kant, Hegel, Darwin okuyan insanların son yüzyıldaki önemli buluşlarını aşağıda kısmen veriyorum. Bunlar önemli ipuçlarıdır anlayana. Rönesans, reform ve analitik aydınlanma birikimi olmadan bilim üretebilir miyiz? Yaratma ahlakının tifo, veba, verem, sıtma gibi birçok hastalığı, kazayı belayı da savmaya yaradığı kesindir. Ortaçağın görme kusurlarıyla malul kimselere bunu anlatmaktan göbeğimiz çatlasa bile gerçekleri söylemekten yılmayacağız yine de.

Üretim güçlerindeki gelişmeleri, sanayi devrimi ve sonrasının hakikatini yedi kelimeyle etiketlemek isteseydik eğer bunlar: 1-Matbaa,2- Top, 3-Pusula, 4- Mikroskop, 5- Teleskop, 6-Telefon 7-Bilgisayar biçiminde olurdu. 

*

Demek ki anadil tapınağına içtenlikle girip yaşamı anlama çabası olmadan hiçbir şey yaratıp üretemezsiniz.

*

Aklın namusunu kirletenler, nice zemzem ile abdest alsalar da yaşam sınavından asla yüz akıyla çıkamazlar!

 

C e m a l Ö z t ü r k   

GERCEKEDEBİYAT.COM                      

Facebook'ta Sol İtiraz