24 Kasım 2020 Salı

Devrimci Yön

İran: Yanı başımızdaki yeni tehlike

İran: Yanı başımızdaki yeni tehlike
13 Ocak
00:00 2020

İran’da Molla rejimine karşı halk ayaklanmaları, benzine yapılan % 50 zamla Kasım 2019’da yeniden patladı ve haftalar boyu değişik biçim ve yöntemlerle sürüyordu.

“Yeniden” diyorum çünkü 2018 Haziranında hava sıcaklığının 50 derecenin üzerine çıkmasıyla zor günler geçiren halk, Huzistan'da eyaletinde bulunan Hürremşehr Büyük Cami'nin önünde toplanıp içme suyunun tuzlu olmasını ve sıkça yaşanan su kesintilerini protesto amacıyla eylem düzenlemiş ve eylem dalga dalga diğer eyaletlere yayılmıştı.

Yanlarında pet şişelerle gelen göstericiler, "Beceriksiz yöneticiler istemiyoruz. Hırsızlar din adına bizi yağmaladı" sloganları atıyordu. Eylemlerin daha ilk günü iki kişi ölmüştü.

Ki -belki yakışık almayacak ama- deyim yerindeyse imdada Kasım Süleymani suikasti yetişti.

Kasım Süleymani’nin ABD füzeleriyle alçakça katledilmesi İran halkını “Büyük şeytan” karşısında birleştirmiş, bu satırların yazarı bendenizi bile neredeyse artık İran’ın yıllarca bu birliktelikle yaşayabileceğine inandırmıştı.

Ne var ki en önemli generalini adeta bir konvoyun içinde altın tepside düşmanına sunan İran yönetimi, generalin cenazesini bile doğru dürüst defnedememiş, törende 50 kişi ezilerek can vermişti.

Her şey bununla bitecek sanılırken yine aynı gece 8 Ocak 2019 tarihinde 176 kişilik Ukrayna uçağı İran füzelerince düşman füzesi sanılarak düşürülmüş tam bir katliam yaşanmıştı.

2020 yılının ilk olayları, “Humeynici” düşünce tarafından kurulmuş “Velayet-i Fakih” molla yönetimi için her yönüyle faciayla sonuçlanmıştı.

VELAYET-İ FAKİH NEDİR?

Bugün İran rejiminin ne’liğini anlamak için bu kısa bilgiyi araya almak zorundayım:  Necef’te Âyetullah Humeynî tarafından yaratılmış velâyet-i fakih teorisi 1979’da İran devriminde hayata geçirilmiştir. Bu inanca göre Hz. Muhammed’in ruhu Hz. Ali’ye, ondan da 12 İmam’a geçiyor. Kayıp olan 12’nci İmam Mehdi dönünceye kadar ise onun bütün yetkilerini en yüksek dini otorite kullanıyor/kullanmalı. Yani İran mollaları mehdi çıkıp gelene kadar vekaleten ülkeyi yönetiyorlar; daha doğrusu yönetip duracaklar.

İslam Ansiklopedisi'ne göre Şii inancında gerçi daha önce de uzun süre imam gelmeden Cuma namazı kılmak haramdır denmiş, yüzyıllarca cuma namazı kılınmamış; bu tartışmaları Humeyni, “vekaleten imamlar devlet başkanı bile olur” diye işi olgunlaştırarak bitirmişti.

Yani dibine kadar dini siyasete bulaştırmanın bulamacı bir anlayış ortaya çıkmıştı. (Örneğin Irak’ta Şiilerin dini lideri Ayetullah Ali Sistani’nin devlet yönetiminde bir görevi ve fonksiyonu bulunmuyor.)

Âyetullah Hüseyin Ali Muntazırî 

Nihayetinde bugün İran’da ne kadar seçim yapılsa ne kadar hükümet kurulsa da her şey Humeynî’nin kurduğu “mutlak velayet teorisi”ne göre büyük imamın, rehberin, Velî-i fakihin dudakları arasındadır.

“Anayasanın 5. maddesine göre İran İslâm Cumhuriyeti’nin lideri bir fakihtir. Velî-i fakihin seçimi 107., rehberlik makamının şartları 109., rehberin görev ve yetkileri 110. maddede belirlenmektedir. Rehber anayasayı koruma şûrası fakihlerini ve Şûrâ-yı Âlî-i Kazâî başkanını tayin eder. Silâhlı kuvvetler başkumandanlığı yapar; genelkurmay başkanını, devrim muhafızları ordusu başkumandanını, kuvvet kumandanlarını tayin eder ve görevden alır.” (İslam Ansiklopedisi)

İran devriminin hemen ertesinde bu anayasa büyük tartışmalara neden olmuş Âyetullah Şerîatmedârî ve Âyetullah Seyyid Mahmûd Tâlekanî, ümmetin meselelerinin tek bir fakihin değil müştereken bütün fakihlerin sorumluluğunda bulunduğunu ileri sürmüştür. 

Bu tartışmalara örnek verirsek 1983’te Humeynî velî-i fakih sıfatıyla Irak’la yapılan savaşın sürdürülmesini emrederken merci-i taklîd olan Âyetullah Hasan Tabâtabâî Kummî sona erdirilmesi için fetva vermiştir.

Bugünkü “velî-i fakih” Ali Hamaney ise Humeyni’nin ölümünden sonra “fakih” mercisinde olmamasına rağmen aynı yetkilerle göreve gelmiştir.

Humeynî’den sonra yerine geçmesi beklenen ve kıdemli bir "müctehid" olan Âyetullah Hüseyin Ali Muntazırî bu mevkiden uzaklaştırılmış, seçilen Seyyid Ali Hamaney bugüne kadar İran’ı iki dudağının arasında yönetmektedir.

(Humeynî’nin 1985’te resmî halefi ilân ettiği Âyetullah Hüseyin Ali Muntazırî, zorla, veliaht tayiniyle veya bazı insanların seçimiyle yöneticiliği ele geçirmenin hiçbir mesnede dayanmadığını ileri sürer. Muntazırî, verdiği beyanatlarda hazırlanan anayasaya bizzat kendisinin yerleştirdiği velâyet-i fakih kavramını diktatörlüğü yeniden canlandırdığı için İran’da uygulandığı şekliyle reddettiğini, Seyyid Ali Hamaney’in rehberliğini kabul etmediğini bildirmiş, seri idamları da işaret ederek rejimin diktatörlüğe giden bir yolda olduğu suçlamasının ardından bu vasfını kaybettiği gerekçesiyle Humeynî tarafından haleflikten istifa ettirilmiş, ev hapsine alınmış, 2009 yılında ölmüştür.) 

Humeyni'nin -savaşa devam fetvası verdiği- İran – Irak savaşı için, İran gibi mücadele geleneği yüksek bir ülkede bir molla rejiminin var olmasını sağladığı için olacak, “Allah’ın lütfu” dediği söylenir.

İran-Irak savaşında milyonlarca İranlı genç, bütün millet, bu savaş için seferber oldu. Molla rejiminin baskıları ikinci plana itildi, hatta unutuldu. Savaşa ya da molla rejimine karşı çıkan on binlerce İranlı ise derhal idam edildi. Yani savaş, bir yandan İran halkının mollaların peşinde bütünleşmesini sağladı, diğer yandan molla rejimine karşı olanların savaş bahane edilerek yok edilmesine hizmet etti.

İran-Irak savaşında 500 binin üzerinde insan öldü, İran’ın savaşta kaybettiği para 1 trilyon doların üstündeydi; mollalar ülkeyi şahın kurduğu gizli polis örgütünden kurtarmışlardı belki ama Devrim Muhafızları, petrolden büyük enerji ihalelerine girmek ve ikinci ayrı örgütlenmiş bir ordu olarak devlet içinde devlet özelliğiyle rejim ve devlet baskısının simgesi olmuşlardı.

Bugün “İrşat”(Doğru yola yönlendirme) arabalarıyla ahlak polisleri sokaklarda ve parklarda devriye geziyor ve gördükleri sevgilileri veya başörtüsü İslam yasalarına göre uygun olmayan kadınları tutuklamaya devam ediyorlar.

Öyle ki çoğumuz bilmeyiz ama İran’da kadınların stadyumda maç seyretmelerine ilişkin bir yasak olduğunu 29 yaşındaki Seher Hudayari'nin kendisini yakmasıyla öğrenebildik.

İstiklal Kulübü'nün forma rengi nedeniyle “Mavi Kız” olarak anılan Hudayari, Mart 2019’da takımının Asya Şampiyonlar Ligi’nde Birleşik Arap Emirlikleri'nden El Ayn'la oynayacağı maçı seyretmek için Tahran'daki Azadi Stadyumu'na kılık değiştirerek girmeye çalıştığı sırada gözaltına alınmıştı. 10 Ekim’de 6 ay ceza alacağını öğrenen genç kız başkent Tahran’da Devrim Mahkemesi önünde kendini ateşe vermiş, kaldırıldığı Mutahhari Hastanesi'ndeki tüm müdahalelere rağmen kurtarılamamıştı.

Devrim Muhafızları şu an İran’ın en büyük askeri gücü konumunda ve İran resmi ordusu giderek Devrim Muhafızlarının gölgesinde kalmaktadır.

SONER POLAT’IN YAZDIKLARI

FETÖ örgütü tarafından Ergenekon kumpasıyla görevden alınıp yargılanmış ve hain hastalık nedeniyle geçen yılsonu kaybettiğimiz Amiral Soner Polat, 2018 yılındaki gösterilerden sonra “İran iç siyasi yapısı açısından diğer ülkelere pek benzemiyor. Sistemin tepesinde ‘Mehdeviyet’i esas alan ‘Velayet-i Fakih’ müessesesi var.(…) İran Anayasası büyük ölçüde İran devriminin lideri Ayetullah Humeyni’nin ‘Hükümet-i İslam’ kitabına dayanıyor” diyerek İran üzerine hayli ilginç saptamalarda bulunuyordu.

Soner Polat İran’ın etnik yapısına dikkat çekerek “İran’ın nüfusunun 2017 sonu itibarıyla 80-82 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Ülkedeki en büyük iki etnik grup Farslar ve Azeri Türkleri! Farslar ve Türklerin sayılarının birbirine yakın olduğu biliniyor. Her iki grup da nüfusun yüzde 36-39 kadarlık bir bölümünü oluşturuyor. Başta İmam Ali Hamaney olmak üzere Azeri dini önderlerin milliyetçi bir çizgide olmaması Türklerin sisteme sadakatini artırıyor. Ayrıca Türkler, İran’ın ekonomik faaliyetinde başat rol oynuyorlar.” diye yazıyor ve “Nüfusun yüzde 8’ini oluşturan Kürtler ayrılıkçı hareketlere en yakın olan etnik grup!” saptaması yapıyordu.

“Görüldüğü gibi İran birlik ve bütünlük açısından hiç de rahat bir ülke değil! İran’daki etnik dağılım, yönetim açısından çeşitli risk faktörlerini de beraberinde getiriyor. Şiilik, İran’daki en yaygın dini inanç! Bu nedenle Şiilik ülkenin çimentosu olarak görülüyor” diyen Polat, “Gerçekçi olmak gerekirse, Şiilik dışarıda bırakıldığı takdirde, bu kadar dağınık bir etnik yapı ile birlik ve bütünlük sağlamak hiç de kolay olmaz!” diye vurguluyordu.

Bu tahminleri doğrulayacak resmî açıklama ise eski İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi’nin 18 Ocak 2014 tarihinde Türkiye’ye yaptığı ziyarette Türk basınına İran Türklerinin nüfusuyla ilgili yaptığı açıklama olmuştur. 18 Ocak 2014’te Türkiye’yi ziyaret eden Salihi, Türk basınına “İran nüfusunun %40’ı Türk’tür ve bu rakam iki ülkenin ilişkilerini pekiştirmekte iyi bir potansiyele sahip etkendir” şeklinde ifade etmiştir. Ayrıca çeşitli uluslararası kurum ve kuruluşlar İran Türklerinin nüfus dağılımını çeşitli rakamlarla açıklamıştır.


Kasım Süleymani cinayetinden sonra başlayan eylemlerden bir görüntü

Soner Polat, İran’daki Arap nüfusa da dikkat çekiyor ve “İran ekonomisi açısından hayati önemde olan petrol bölgesi Huzistan’daki etnik Arap nüfus, diğer bir hassas noktadır. ABD, İsrail ve özellikle Suudi Arabistan son dönemlerde bu bölgede Arap milliyetçiliği teması ile karışıklık çıkarmaya çalışmaktadır” saptamasından sonra çok önemli bir noktayı vurguluyordu:

“Azeri Türkleri'ni içine almayan hiçbir etnik ayaklanma amacına ulaşarak Tahran’daki rejimi tehdit edemez! Son olaylarda Azerilerin merkezi sayılan Tebriz’de hiçbir gösterinin yapılmaması, olayların kısa sürede sönümleneceği yönünde büyük bir ipucu vermiştir.”

AZERBAYCAN TÜRKLERİNİN ACIKLI TARİHİ

Azerbaycan Türkleri bin yıldır egemen oldukları topraklarda ikiye bölünmüş bir halktır. Eğer Türkiye Türkleri olarak uçaklara binip buraya gelmediysek onlar bizim atalarımız orada kalmış akrabalarımızdır. Ve unutmayalım ki İran, Kaçar hanedanını İngilizler yıkana kadar ve iktidarı Pers soyundan bir Şah’a devredene kadar neredeyse 1500 senedir Türkler tarafından yönetilmiştir.

Kaçar hanedanlığının yenilgisiyle sonuçlanan 1826-1828 Rus-Kaçar Savaşı sonucu imzalanmış olan Türkmençay antlaşması uyarınca Revan Hanlığı, Nahçıvan Hanlığı ve Talış Hanlığı Rusya'ya verilmiş, Aras Nehri'nin bu iki devlet arasındaki sınırı oluşturmasına karar verilmiştir.

Gülistan Anlaşması'yla birlikte Türkmençay Anlaşması Kaçarların imzaladığı en kötü hezimetlerden biri olarak kabul edilmektedir. Anlaşma, parçalanmaya mahkum olan halkın iradesi ve isteği dışında bir ayrılık olarak tarihe geçmiş ve ikiye bölünerek parçalanmış Azerbaycan Türkleri tarafından günümüze kadar hasret içeren hikayeler ve türkülerle lanetlenmiştir.

Aslına bakarsak Gülistan ve Türkmençey anlaşmalarıyla Azerbaycan toprakları resmen ikiye bölünüp kuzey kısmı Çarlık Rusya'sında kalmış, Güney kısmıysa Kaçar hanedanlığı egemenliğinde ve bu sürecin devamı olarak 1924 yılında, Kaçarların devrilmesi sonucu kurulan anti Türk Pehlevi hakimiyeti ve İran olarak adlanan ülkede kalmıştır.
 

SON DURUM VE TÜRK AYDINLARINA DÜŞEN GÖREV

Yazımızın başında, General Kasım Süleymani’nin emperyalizmin binlerce örneğini bildiğimiz yöntemiyle katledilmesinden sonra bu olayın İran halkını uzun süre sokaktan uzak tutacağını düşünmüştük, demiştik.

Ne var ki Ukrayna uçağının düşürülmesi sokak hareketlerinin yeniden başlamasına neden olmuş, mağmanın soğumadığının işaretini vermiştir.

Trump, uzaktan veya yakından ne kadar sevinç çığlıkları atsa da son sözü tıpkı 1979’da olduğu gibi İran halkı söyleyecektir.

Görünen köy kılavuz istemez: İran’da durum hiç de iyi değil ve mollalar zor durumdadır.

Şah devrilmeden önce 1978’de bir sinemada yangın çıktı ve 400’den fazla insan hayatını kaybetti.

O dönemde her olumsuzluğu Şah rejimine bağlayan İran halkı bu yangının da Şah yönetimi tarafından çıkarıldığını düşünüyordu. İşte bu yangın devrimin başlangıcını tetikleyen kırılma noktalarından biriydi.

İran’da yanlışlıkla düşürülen Ukrayna uçağı da doğacak yeni bir kırılmanın işareti başlangıcı olabilir.

İran’ın bir Irak bir Suriye olması “sıra bize gelecek” korkusundaki bizleri yakından ilgilendiriyor.

İran’a dikkatlerimizi toplamalı ve emperyalizmin yeni oyunları ışığında İran halkının hareketlerini yakından takip etmeli, olası gelişmeleri tahmin etmeye çalışmalıyız.

Bugün İran sokaklarında İran yönetimine karşı atılan sloganlar, bir zamanlar Şah’a karşı atılıyordu.

Anlaşılıyor ki İran halkı “Evet Kasım Süleymani’ye biz de ağladık; yurdunu sevmek, ağlamak yalnızca siz mollalara ait değilmiş” anlayışına evrilmişler, yeniden işe koyulmuşlardır.

Bu eylemlerde emperyalizmin parmağının olmadığı söylenemez. Mollaları ehlileştirmek emperyalistlerin ana amacıdır. Ne var ki halk hareketinin nereye evrileceğini kimse bilemez; emperyalistlerin ve maşalarının İran emekçi halkı üzerinde fazla heveslenmemeleri gerekir.

Bir yeni “Kara Cuma” yaşanmaması tek dileğimdir. İran’da bir iç savaş Suriye’ye Irak’a benzemez.

Sınırlarımızın patlaması da benzemez: Gelecek olanlar 40 milyon soydaşımız olacaktır!

Türkiye Türkleriyle Azerbaycan bölgesinde yaşayan Türklerin ayrı gayrı kalmasının müsebbibi simgelerden sayılan Yavuz Sultan Selim’in sıkı torunlarının bile, İran halkının mezhebi meşrebi konusunda ayırım yapmazken, solun İran’da yaşayan Türkleri görmemeleri “sınıf” bakışı açısından anlaşılır olabilir ancak aynı “sol”un “Kürt” siyasetine bunca yakın durması bu ikilemi daha da anlaşılmaz kılmaktadır.

İran’daki Türlerin hareketleri ve geleceğiyle ilgili düşünmek şovenistlik olarak kolayca nitelenebilir; ancak somut bir olgu olarak emperyalizme karşı mevzilerin daha sağlam ve derin kazılması anlamına da gelmektedir.

Bugünlerde 200. yaşını kutladığımız Friedrich Engels, Karl Marx’a 1845 tarihinde yazdığı bir mektubunda şöyle diyordu: “Yaşayan gerçek halkın doğrudan doğruya karşısına geçerek onların seni görüp duymalarını sağlamak, ‘aklın gözü’yle gördüğün soyut okurlara şeytanca kalem oynatmaktan çok farklıdır.”

Benim son söyleyeceğim ise şudur:

Emperyalizmin mollaları tasfiye edip laik demokratik bir İran özlediğini/istediğini düşünmek sığlık olur. Onlar mollaları kendi istedikleri çizgiye çekmek, İran'ın Çin'le yaptığı anlaşmalardan vaz geçmesini istemektedirler.

Ayrıca emperyalizm İran korkusuyla/sopasıyla Suudiler başta olmak üzere Arap ülkelerini hizaya sokmaktadır. Dengesiz çağdışı bir molla yönetimi olmasa, bu aşırı korkuyu /baskıyı nasıl kuracaktır?

Ben elbette ki İran’ın bölünmemesi taraftarıyım. İran, Pers milliyetçiliğinin molla cübbesine bürünmüş yapısından sıyrılıp demokratikleşmeli (her ne kadar bu tumturaklı kavramın bende bir anlamı olmasa da) siyasal partilerin olduğu, serbest seçimlerin yapıldığı laik demokratik bir ülke haline gelmelidir.

Bu durumda büyük olasılıkla ilk seçimde İran’da Güney Azerbaycan Türkleri, Türkmenler, Kaşkay Türkleri yani 1500 senedir olduğu gibi Türkler Pers milliyetçiliğinin çağ dışı anlayışı dışında kalan Perslerle İran’ı yönetebilecek grup olacaktır.

Aksi takdirde Türkiye’nin de yeni bir Suriye’yi kaldıracak gücü bulunduğunu sanmıyorum. 

Ancak Amiral Soner Polat’ın yazdığını tekrar anımsarsak: “Azeri Türkleri’ni içine almayan hiçbir etnik ayaklanma amacına ulaşarak Tahran’daki rejimi tehdit edemez!”

Türk aydınları olarak elbette ki tarihin sıkıştırdığı fay hatlarının patlamasını engelleyecek gücümüz yoktur.

Ancak bu büyük tarihsel çatışmada gözümüz, Azerbaycan Türkleri, Pers milliyetçiliği ve Molla rejiminin üzerinde, emperyalizmin Orta Doğudaki “şeytani” oyunlarının oynandığı sınırlarımızın kıyısındaki bu yeni tehlikede olmalıdır.

 

Ahmet Yıldız

SOLİTİRAZ.COM

Facebook'ta Sol İtiraz