1 Nisan 2020 Çarşamba

Devrimci Yön

Suudi Arabistan’da değişim: Krallığın yeniden yapılanması

Suudi Arabistan’da değişim: Krallığın yeniden yapılanması
16 Ağustos
17:00 2018

Yazan: Prof. Dr. Muhittin Ataman

Suudi Arabistan, bağımsızlığını ilan ettiği günden bu yana Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden biri olmuştur. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine ve Arap dünyasının en büyük ekonomisine sahip, Arap ülkeleri arasında en fazla nüfusu barındıran, Arabistan Yarımadası’nın büyük kısmını hâkimiyeti altında tutan ve İslam medeniyetinin en kutsal coğrafyasını elinde bulunduran bir ülke olması Suudi Krallığını, bölgesinde ayrıcalıklı bir ülke kılıyor. Bağımsızlığından bu yana sahip olduğu kültürel ve ekonomik gücü siyasi güce tahvil etmeye çalışıyor.

20. yüzyıl başlarında sömürgeci İngiliz zihniyetinin Ortadoğu’da istifade edip ödüllendirdiği iki Arabistanlı hanedandan biri –diğeri de Hicaz’daki Şerif Hüseyin’in Ailesi– olarak Suudiler, bağımsız olmasından bugüne kadar Batılı güçlere bağımlı bir dış siyaset izlemiştir. Siyasi gücünü Suudi Ailesi (Muhammed Bin Suudi), dini meşruiyetini ise Şeyh Ailesi (Muhammed Bin Abdulvahhab)’nden alan Suudi rejiminin istikrarı daha çok İngiliz ve Amerikan yönetimlerinin yardımıyla ve bu iki ülkeyle gerçekleştirilen yakın işbirliğiyle sağlandı.  Dünyanın en geleneksel ülkelerinden biri olan Suudi Krallığı, İngiliz ve Amerikan devletlerinin bölgesel stratejilerinde önemli bir yer tuttu ve iç ve dış siyasette genellikle statükodan yana tercih kullandı, risk almaktan kaçındı. 

Belki bir istisna olarak ülkenin üçüncü kralı Faysal, farklı bir siyaset izlemeye çalıştı. 1964-1975 yılları arasında iktidarda bulunan Faysal, uzun süre ABD’de yaşadıktan sonra ülkeye dönen bir yeğeni tarafından 1975 yılında şaibeli bir şekilde öldürüldü. Kral Faysal’ın diğer krallardan ayrılan en temel özelliği Batıya karşı çıkmaktan çekinmemesi ve İslam birliği fikrini benimsemiş olmasıdır. 1967’de Doğu Kudüs’ün İsrail tarafından işgal edilmesinden sonra Kudüs’ün kurtarılması için cihat ilan etti. Ayrıca, diğer Müslüman liderlerle görüşerek 1969 yılında İslam İşbirliği Konferansı’nın toplanmasını ve bir örgüte dönüşmesini sağladı. 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında İsrail’e yardım eden Batılı devletlere karşı petrol ambargosu uygulanmasını sağlaması sadece bölgenin değil, dünyanın siyasi dengelerini sarstı. Ancak Kral Faysal’ın bu etkin ve muhalif siyaseti onun hayatına mal oldu. İçeride ve dışarıdaki muhalifleri tarafından organize edilen bir suikastla ortadan kaldırıldı. Bu olay, daha sonra gelen Suudi Kralların Batılı devletlere karşı daha muti olmasına ve buna uygun bir siyaset izlemesine neden oldu. 

Kral Faysal’ın vefatından sonra yeniden geleneksel yönetim tarzına dönen Suudi Yönetimi kendisine biçilen rolü oynamaya devam etti. Kral Fahd dönemi, tipik bir geleneksel yönetim tarzı olarak nitelendirilebilir. Soğuk Savaş’ın da bitmesinin etkisiyle Kral Abdullah döneminde, iç ve dış siyasette tedrici bir değişim ve reform programı başlatıldı. Kral Abdullah’a göre, bütün dünya değişirken Suudi Arabistan’ın bu değişim sürecinin dışında kalması düşünülemezdi. Dünyanın her tarafındaki ülkelerle bütün alanlarda ikili ve çok taraflı ilişkiler geliştirebilmek amacıyla bölgesel ve küresel platformlar oluşturmaya çalıştı. Ancak Kral Abdullah döneminde başlatılan rasyonel, pragmatik ve ekonomi-ağırlıklı yeniden yapılanma süreci, Arap isyanları ve devrimleri sürecinde akamete uğradı. 

Suudi Yönetimi’nin Arap isyanlarına verdiği ilk tepki, daha önceki iç ve dış gelişmelere verdiği tepkiye benzer biçimde, finansal kaynak ayırmak oldu. Arap isyanlarının ilk gününde 37 milyar dolarlık bir fon oluşturdu ve halkının isyanların cazibesine kapılmasını engelledi, en azından erteledi. Bu ekonomik tedbir dışında Riyad kısa sürede bir koalisyon oluşturdu ve askeri tedbirler alarak isyan dalgasının sadece ülkesini değil, Körfez’i etkilemesine de müsaade etmedi. Bu bağlamda Bahreyn’e silahlı müdahalede bulunarak isyanları bastırdı.

2015 yılında Kral Selman’ın iktidara gelmesiyle birlikte yaşananlar ise Krallık tarihindeki en büyük kırılmalardan birinin yaşanmasının kapılarını açtı. Son iki yılda gerçekleşen, özellikle Veliaht Prens Bin Selman’ın son dönemde başlattığı operasyonlar, dar kapsamlı bir yönetim değişikliği veya basit yolsuzluk operasyonundan ziyade, geniş kapsamlı bir yönetim, zihniyet ve siyaset değişikliği anlamına geliyor. Bu çalışmada Veliaht Prens Muhammed Bin Selman’ın inisiyatifinde son bir ayda gerçekleşen gelişmelerin ülke ve bölge siyasetindeki etkisi analiz edilecektir. Son iki yılda meydana gelen gelişmelerin iç ve dış siyasette nasıl bir yeniden yapılanmaya yol açtığı tartışılacaktır. 

2. İç Siyasetin Yeniden Yapılandırılması: Kişisel Gücün Tahkimi

    Suudi Arabistan’da 2015 yılında yaşananlar bir yönetim değişikliğidir. MBS ile birlikte ilk defa kurucu kral Abdülaziz Bin Suud’un torunları, yani üçüncü nesil prensler, Suudi Arabistan’ın başına gelecekler. Abdülaziz’in vefatından sonra oğulları, daha çok yaşları ve annelerinin mensup olduğu kabilenin gücü dikkate alınarak iktidara geldiler. Ancak oğulları arasında Sudeyri Kabilesinin yeğenleri olan ve Sudeyri Yedilisi olarak da bilinen yedi kardeş, daha çok ön plana çıktılar. En büyük kardeş Fahd 1982 yılından 2005’e kadar krallık yaparken ikisi –Sultan ve Naif– ise veliaht prens iken vefat ettiler. Dördüncü bir kardeş olan Selman ise kral oldu. Kral Selman da önce öz yeğeni Muhammed Bin Naif’i sonra da oğlu MBS’nı veliaht olarak atadı. 

Hem savunma bakanı hem de veliaht prens olarak kraliyet yönetiminin en etkili yöneticisi olan MBS, kısa süre içinde aldığı inisiyatiflerle adından söz ettirdi. Önce Yemen iç savaşına müdahil oldu, ardından Vizyon 2030 isimli bir sosyo-ekonomik kalkınma programı ilan etti. Veliaht Prens MBS, kişisel gücünü tahkim etmek amacıyla Suudi Arabistan’ın iç siyasetini kapsamlı bir şekilde yeniden yapılanmaya çalışıyor. Bunun için de Veliaht Prens kendisine muhalefet etme potansiyeli bulunan dört farklı kesimi –Suudi prensler ve bürokratlar, din adamları, işadamları ve medya yöneticileri– tasfiye ediyor. 

Prenslerin ve Bürokratların Tasfiyesi

Bunlardan birincisi Suudi Ailesinden alternatif oluşturma ihtimali bulunan etkili prenslerin ve muhalefet etme potansiyeli olan bürokrat ve siyasetçilerin tasfiyesidir. Suudi Arabistan siyasetini yakından takip edenlerin, ülkenin geleceğinde rol oynamasını kuvvetle muhtemel gördükleri bütün prensler tasfiye ediliyor. Örneğin, gözaltılar sırasında hayatını kaybeden iki prens Abdülaziz Bin Fahd ile Mansur Bin Mukrin ülke yönetiminde çok etkili iki prensti. Birincisi ülkenin İsrail, İran ve BAE siyasetini eleştiren biriyken, ikincisi bir önceki veliaht olan MBN’in danışmanı ve aynı zamanda bir valiydi. 

Gözaltına alınanlar arasında bir önceki kral Abdullah’ın iki oğlu Mit’ab ile Türki’nin olması önemlidir. Mit’ab Bin Abdullah ülkedeki en önemli güvenlik kurumlarından biri olan Ulusal Muhafızların komutanıyken, kardeşi Türki Bin Abdullah ise başkent Riyad’ın emirliğini yapıyordu. Liberal ve muhalif bir kişiliğe sahip olan, aynı zamanda dünyanın en zenginleri arasında bulunan Velid Bin Telal’ın de gözaltına alınması dikkate değerdir.

Prenslerin yanında ülkedeki etkili bürokrat ve siyasetçiler de gözaltına alınarak tasfiye edildiler. Tasfiye edilenler arasında en dikkat çekenler arasında bulunan Kral Abdullah Dönemi Kraliyet Divanı Başkanı Halit Tuveyciri, Sisi darbesinde etkili kişilerden biri olarak biliniyor. Bunun dışında Kraliyet Törenleri eski başkanı Muhammed Tubeyşi, Yatırım Fonu eski başkanı Amr Debbağ, İletişim Şirketleri eski başkanı Suudi Derviş ve Ekonomi Planlama eski bakanı Adil Fakih dikkat çeken diğer isimlerdir. 

Böylece siyasetin dışında tutmak amacıyla binlerce prensin ve siyasetçinin devlet tarafından desteklenmesi politikası sona erdi. Bundan sonra iktidar çemberinin dışında tutulacak kişiler ve kesimler devlet desteği alamayacaklardır. Başka bir deyişle, Suudi Arabistan’da asabiye değişmektedir. Suudi Ailesi, hatta Sudeyri kardeşler değil; bundan sonra kişiselleşmiş uzun süreli otoriter bir iktidarın tahkimi için yeni bir asabiye oluşturulacaktır. Bundan sonraki dönemde “yönetici aile” çok daha dar bir halkada tanımlanacaktır. Çünkü MBS, kişisel gücünü tahkim ederken Suudi Ailesinin geri kalanını tasfiye edecektir. Doğal olarak iktidarına destek bulmak için de yeni ortaklar bulmak zorunda kalacaktır.  

Din Adamlarının Tasfiyesi

İkinci olarak muhalif din adamlarının tasfiyesi ve din adamlarının siyasetteki etkisinin azaltılmasıdır. Sahva Hareketi olarak bilinen ve öncüleri arasında Sefer Havali ve Selman Avde’nin bulunduğu yönetime muhalif Selefi din adamlarının önemli bir kısmı –70’ten fazla– göz altına alındı. Gözaltına alınan en ünlü kişilik, meşhur alim ve davetçi, sosyal medyada 15 milyon takipçisi bulunan Selman Avde’dir. Gözaltına alınanların önemli bir kısmı devletin farklı kuruluşlarında çalışan din adamları ve alimlerdir. Örneğin, İbrahim Nasır, Muhammed Musa Şerif, İbrahim Faris ve Muhammed Bin Abdülaziz Hadiri gibi üniversite hocaları tutuklandı. Bunların, daha çok muhafazakar, muhalif olsalar da muhalefetlerini söz ve eyleme dökmeyen ve siyasete karışmayan, ancak sosyal medyada etkili kişiler olduğu görülür.

Öte yandan, yönetime yakın olan din adamları ve Şeyh Ailesinden müftünün devlet yönetimindeki ve siyasetteki etkisi de azaltıldı, ileride daha da azaltılacaktır. Zaten son gelişmeler sırasında tepkisiz kalan Suudi Müftüsü Abdülaziz Al-i Şeyh’in Hamas ve İsrail konusunda yaptığı açıklamaların da siyasetin baskısı sonucu yapıldığı iddia edilmektedir. Şekillenmekte olan yeni dönemde –tabii ki süreç sorunsuz bir şekilde devam ederse– Suudi Arabistan’da dinin ve din adamlarının rolü daha düşük düzeyde olacaktır. Dolayısıyla, Suudi Ailesi ile Şeyh Ailesi’nin kurduğu 250 yıllık din-siyaset dengesi siyaset lehine bozulmuş olacaktır. Bozulan dengenin ve kurulacak yeni durumun ülkenin toplumsal ve siyasi geleceği üzerinde büyük bir etkisinin olması kaçınılmazdır.


İşadamları ve Medya Temsilcilerinin Tasfiyesi

Üçüncü önemli tasfiye, ülkedeki çok sayıda önemli işadamının ve medya temsilcisinin tutuklanmasıdır. Petro-dolarlar üzerinden siyaset yapma geleneğine sahip olan bir ülkede işadamlarının ülke geleceğinde önemli bir yer olması kuvvetle muhtemeldir. Bundan dolayı siyaseti etkileme potansiyeline sahip işadamları da tasfiye edildiler. Gözaltılar başlamadan bir hafta önce Kral Selman, oğlu Veliaht Prens MBS’ı yeni kurulan Yolsuzlukla Mücadele Komitesi’nin başına getirdi. Bu yeni görev, potansiyel bütün muhaliflerin gözaltına alınmalarının yasal gerekçesini de oluşturdu.

Gözaltına alınan işadamlarından bazıları Suudi ailesinin prensleri, geri kalanı ise ülkedeki en büyük holdinglerin başlarında bulunan kişilerdir. Gözaltına alınan en önemli işadamları şunlardır: En zengin prens ve yaklaşık 17 milyar dolar malvarlığına sahip olan  Velid Bin Telal, ülkedeki en zengin ailelerden Raci Ailesinin holdinginin başında bulunan Süleyman Bin Abdul Raci, özellikle inşaat alanındaki yatırımlarıyla ünlenen Ladin Ailesi’nin sahip olduğu holding başındaki ve aynı zamanda el-Kaide’nin kurucu lideri Üsame Bin Ladin’in üvey kardeşi olan Bekir Bin Ladin. Bunların dışında el-Bereke ile Debbağ gruplarının başındaki kişiler de gözaltına alındılar. 

Hem Suudi Ailesinin hem de ülkedeki diğer büyük ve güçlü ailelerinin iktisadi etkisini kırmaya yönelik bir çaba söz konusudur. Ladin ve Raci gibi aileler bugüne kadar Suudi iktidarının en önemli ekonomik aktörleri olarak çalıştılar. Bu operasyonlardan sonra iktisadi çevrelerin siyasi iktidara güvenleri sarsıldı. Bundan böyle sermaye birikiminde ve sermayenin ülke içinde tutulmasında sorunlar yaşanabilir.

Bu operasyonla birlikte Suudi tarihinde ilk defa hükümet etkili işadamlarının ve etkili ailelerin refahını hedef almış oldu. İktisadi aktörlerin gözaltına alınması ve malvarlıklarına el konulması ülkede iş yapan iktisadi aktörlerin Suudi devletine güvenlerini sarsacaktır. Bu süreç de yakın zamanda yüksek miktarda sermayenin yurt dışına kaçma ihtimalini artırmasına ve Suudi rejiminin güvenilirliğinin ve meşruiyetinin azalmasına neden olabilir.

İş dünyasının medya sektöründe iş yapan kişi ve firmaların hedef alınması ayrıca önemlidir. Medya gruplarının yöneticilerinin ve medya şirketlerinin sahiplerinin tasfiyesi, medya gücünün muhtemel muhaliflerin elinden alma amacına yöneliktir. Suudi Arabistan’daki en büyük iki medya grubu olan MBC Medya ile ART Medya’nın başlarında bulunan Velid İbrahim ile Salih Kamil de gözaltına alındılar. Sadece, ülkedeki en büyük medya kuruluşu MBC’nin bünyesinde 18 televizyon kanalının olması, sahip oldukları potansiyel gücü göstermesi bakımında çok önemlidir. 

3. Dış Politikanın Yeniden Yapılandırılması: Yeni İttifak Yapılanması
  

 Yeni Suudi Yönetimi’nin iç siyasetteki yeniden yapılandırmasının dış siyaset üzerinde doğrudan etkili olacağı kesindir. İç siyasetteki idare ve zihniyet değişikliği ülkenin dış politika eğilimini derinden etkileyecektir. Bugün itibariyle dış politikada yaşananlar da bunun birer göstergesi olarak dikkat çekmektedir. Dış politikanın yeniden yapılandırılmasıyla birlikte Suudi Arabistan’ın yeni bir bölgesel ittifak oluşturması, bölgesel denklemin yeniden kurulması ve taşların yeniden karılması gerekecektir. Bu bağlamda Riyad’ın bölgesel ortakları ve işbirliği yapacağı müttefikleri ile mücadele edilecek ve çatışılacak düşmanları da yeniden tanımlanıyor. 

Arap isyanlarının patlak vermesinden bu yana Suudi Arabistan’ın krizlere müdahalesinde de sorunlar olduğu dikkat çekmektedir. Bölgesel kriz müdahalelerin çoğunda istikrarın korunmasından ve İran’ın yayılmacı politikasını dengelemekten ziyade krizlerin derinleşmesine veya ertelenmesine neden oldu. Mısır’da General Sisi’nin Müslüman Kardeşler ve Muhammed Mursi’nin iktidarını bir askeri darbeyle sona erdirmesinde etkili oldu. Darbeden bu yana da hemen her konuda Sisi ile birlikte hareket ediyor ve ona destek vermeye devam ediyor. Sisi’nin derin ekonomik, toplumsal ve siyasal sorunları bulunan ülkesinin bölgesel ağırlığını ortadan kaldırmasına ortaklık etti. İstikrarın eğişinde bulunan Libya’da, seçilmiş meşru hükümete değil, verdiği destekle General Hafter’i siyasi bir aktör haline getirdi ve ülkenin fiilen ikiye bölünmesine katkıda bulundu.  

İran’la Yaşanan Soğuk Savaşın Yoğunlaşması

    Etnik ve dinsel kimliklerin çatışmasının belirlediği Suudi Arabistan ile İran arasındaki ilişkiler, kendilerinden kaynaklanan nedenlerden ziyade, bu iki devletin küresel güçlerle kurdukları ikili ilişkinin sonucunda şekillenmiştir. Soğuk Savaş Dönemi boyunca ikisinin de ABD yanlısı bir siyaset izlemesi aralarında çatışmacı bir durumun ortaya çıkmasını engellemiştir. Zaten bu dönemde izlenen Amerikan dış politikası da Suudi Arabistan ve İran’a dayalı olmasından mülhem “ikiz sütun” olarak nitelendirilmiştir. Ancak 1979 yılında gerçekleşen İran Devrimi sonrasında İran’ın ABD ile çatışan siyaseti sonrasında Riyad ile Tahran arasındaki ilişkiler de bozulmuştur.

İran’ın devrim ihracı politikasından en fazla etkilenme potansiyeline sahip ülke Suudi Arabistan, uzun süre İran’ın bölgesel gücünü ve etkili olduğu alanı genişletmesini dengeleme siyaseti izlemektedir. Bu dengeleme siyasetini de genellikle İran’dan olumsuz etkilenen diğer bölge ülkeleriyle birlikte yürütmeye özen gösteriyor. Uzun süre bu konuda başarılı olduğu da söylenebilir. Ancak, son on yıl içinde meydana gelen gelişmelerin İran’ın bölgede bir Şii Hilali oluşturmasına yol açması Suudi Arabistan’ı her zamankinden daha fazla tedirgin etmektedir. 

Son dönemdeki bölgesel kazanımları sonrasında İran, Suudi Arabistan’ı çevrelemiş oldu. Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan’daki etkili taraftarları ve Körfez ülkelerinde yaşayan Şii nüfus üzerindeki etkisi üzerinden Suudi siyasetini ve etkisini ciddi bir şekilde sınırlandırıyor. Buna karşı da özellikle Kral Selman ile başlayan ve giderek dozunu artıran İran karşıtlığı ciddi bir noktaya, belki de sıcak bir çatışmaya doğru evrilmektedir. Suudi Arabistan İran ile çatışmacı ilişkilerin bir uzantısı olarak Yemen ve Lübnan’da bir siyaset değişikliğine gitmektedir. Lübnan’da Suudi etkisindeki Başbakan Refik Hariri üzerinden Hizbullah ile yakın zamanda kurulan koalisyon ortadan kaldırıldı. Suudi Arabistan gerginliğin dozunu artırmakla Lübnan’ın yakın zamanda yeniden kaosa sürüklenmesine neden olabilir. Suudi Yönetimi’nin bu çatışmacı ve gerginliği artırıcı siyasetle elde edeceği Lübnan’da elde edeceği kazancın ne olacağı da şimdiden belli değildir.

Suudi Yönetimi Yemen’de de İran’ın etkinliğini dengelemek ve kırmak adına bir koalisyonun öncülüğünde iç savaşa taraf oldu. Ancak yoğun askeri operasyonlara rağmen Yemen’de sorunun çözülmesine bir katkıda bulunmadı, aksine krizin daha da derinleşmesine yol açtı. Husilere verdiği destekle krizin büyümesine neden olan İran’ın, mağdurların destekçisi olarak görünmesini sağladı. Suudi operasyonları sadece, Yemen’deki İran etkisini değil, başkent Sana başta olmak üzere yerleşim birimlerindeki Yemenli sivillerin hayatlarını sona erdirdi. Suudi Arabistan Yemen müdahalesinde siyaseten önemli bir şey kazanmadığı halde, milyonlarca Yemenlinin açlık ve hastalıkla karşı karşıya kalmasının sorumlularından biri oldu. Ayrıca, Suudi müdahalesi Yemen krizinin Suudi Arabistan içlerine kadar yayılmasına ve Suudi Arabistan şehirlerinin Husi saldırılarının hedefi olmasına yol açtı. Kriz patlak verdiğinde İran’ın Husiler lehine müdahale etmesi pek çok kesim tarafından tartışılırken, Riyad’ın müdahalesi İran’ın yayılmacı, sekteryen ve çatışmacı siyaseti görmezden gelindi. Halbuki İran da Yemen’de yaşanan insani dramdan doğrudan sorumludur.  

Suudi Arabistan’da gücünü tahkim eden Veliaht Prens MBS, Trump Yönetimi ile İsrail’in de İran karşıtlığından yararlanarak İran ile ilişkilerini en gergin düzeye çıkardı. Veliaht Prens MBS, New York Times gazetesine verdiği röportajda İran’daki en üst dini otorite olan Ayetullah Hameney’i Ortadoğu’nun Hitleri olarak tanımladı. İran tarafı da Dışişleri Bakanı Sözcüsü Behram Kasımi, MBS’nı “toy, akılsız ve ucuz” açıklamalar yapan ve uluslararası itibarı olmayan bir siyasetçi olarak nitelendirerek karşılık verdi. Bu söz düellosunun sıcak bir çatışmaya yol açması şimdilik beklenmiyor, ancak beklenmedik gelişmelere ve kazalara da hazırlık olmak gerekiyor.  

Rakiplerine Karşı İsrail’le İşbirliği 

    Diğer Arap ülkeleri gibi Suudi Arabistan da İsrail’in bölgede oluşturduğu tehdit ve neden olduğu krizleri uzun süre iç siyaseti için araçsallaştırdı. Arap ülkeleri, İsrail’in Filistin işgaline gerçek manada hiç karşı çıkmadılar, sadece siyasal söylem düzeyinde tuttular. İsrail’in Filistinlilere reva gördüğü muamele ve işlediği insanlık karşıtı suçları Arap devletlerinin ortak paydası ve Arap milliyetçiliğinin ve birliğinin payandası olarak kullandılar. Zaman zaman Filistinlilere parasal destek vermeleri, aralarındaki sorunlarda arabuluculuk yapmaları veya Filistinlilerin mağduriyetini uluslararası platformlarda dile getirmeleri bu gerçeği değiştirmiyor. Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerinin bölgesel statükonun devamı ve kendi rejimlerinin istikrarı için –doğrudan veya dolaylı olarak– genellikle gizli bir şekilde İsrail ile işbirliği yaptıkları sıklıkla ifade ediliyor. 

Ancak son gelişmeler bize gösterdi ki Suudi Arabistan Yönetimi İsrail ile işbirliğini artık gizleme ihtiyacı bile duymuyor. İsrail ile ilişkileri en üst düzeydeki din adamının açıklaması ile meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Suudi Yönetimi –Müftü Abdülaziz’in ifadesiyle– Filistinlilerin Gazze’deki direniş örgütü Hamas’ı ve Lübnan’ın İsrail tarafından işgaline tepki olarak kurulan Hizbullah’ı terör örgütü kabul ediyor ve bunlara karşı mücadelede saldırgan İsrail devleti ile işbirliği yapmayı mümkün ve gerekli görüyor. İsrail ile Suudi yetkililer yaptıkları açıklamalarla ve karşılıklı jestlerle sürece katkı sunmaya çalışıyorlar. 

İsrail devleti ile kurulan yakın ilişkiler Suudi Arabistan’ın dış politika eğiliminin ve bölgesel siyasetinin değiştiğinin en önemli göstergesidir. Suudi Yönetimi, İsrail’i diplomatik olarak tanımadığı halde bu ülkeyle her türlü işbirliği yaparak mahcup ve çekingen tavrını terk etti. Suudi yetkililer İsrail’i İran’a karşı işbirliği yapacak en önemli bölgesel devlet olarak ilan etti. Bu konuda yapılan en çarpıcı ve şaşırtıcı açıklama Suudi Arabistan Müftüsü Abdülaziz Ali Şeyh’den geldi. Müftü Abdülaziz yaptığı bir açıklamada etkisi uzun sürecek önemli ifadeler kullandı. 

Müftü Abdülaziz söylem olarak birbirini destekleyen üç önemli siyasi iddiada ve itirafta bulundu. Birinci cümlesinde, işgal altındaki Filistin halkının hakları için mücadele eden Hamas bir terör örgütü olduğunu iddia ediyor. Uzun süre Filistinli gruplar arasında arabuluculuk yapan Suudi Arabistan, İsrail ile ilişkilerini geliştirmek amacıyla, Filistin halkının kurtuluşu için mücadele eden bir siyasi yapıyı hedef aldı. Filistin davası uzun süredir Arapların gündeminden düşmüştü, ancak diplomatik platformlarda ve kamuoyu önünde genellikle Filistin yanlısı açıklamalar yapılırdı. Suudi Arabistan artık diplomatik dile bile ihtiyaç duymuyor, artık açıkça İsrail’den yana olduğunu açıklıyor. 
Müftü Abdülaziz ikinci cümlesinde İsrail’e karşı savaşmanın “caiz olmadığını” ifade etti. Krallık Yönetiminin bir parçası olan Müftü, Filistin halkının yaşadığı mağduriyeti, onlara reva görülen insan hakları ihlalini görmezden gelirken İsrail devletinin güvenliğine katkı yapacak bir açıklama yapıyor. Abdülaziz üçüncü cümlesinde ise Gazze’deki Hamas ve Lübnan’daki Hizbullah’a karşı mücadelede İsrail devleti ile işbirliği yapılabileceğini iddia etti. Yani, Müslüman bir harekete karşı Filistinli Müslümanlara karşı her türlü insan hakkını ihlal eden bir devlet olan İsrail ile işbirliği yapmanın mümkün olduğunu ilan ediyor. 

Bu açıklamalar yakın bir gelecekte Suudi Arabistan’da bir meşruiyet tartışmasına neden olacaktır. Dolayısıyla Krallığın bundan sonraki dönemde dinsel ve toplumsal meşruiyet krizine girme ihtimali yüksektir. Müftünün yaptığı bu açıklamalar yönetime muhalefetin temel gerekçelerinden biri haline gelebilir. 

Körfez’deki Arap Birliğinin Dağılması

Suudi Arabistan izlediği çatışmacı siyasetle ve iç ve dış ortamdaki son hamlelerle Körfez’deki geleneksel müttefikleriyle ilişkilerini bozdu. Hegemonu olduğu bu alt-bölgedeki konumunu da sorunlu hale getirdi. Suudi Arabistan’ın tek yanlı siyaseti dolayısıyla Körfez işbirliği Konseyi (KİK) işlevini kaybetmek üzeredir. 1981 yılında İran tehdidine karşı kurulmuş bir örgüt olan KİK, Arap isyanlarından hemen önce ekonomik ve parasal birliği oluşturma aşamasına gelmişti. Ancak Arap isyanlarının getirdiği yeni şartlar altında özellikle 2014’ten itibaren üye devletlerin bölge siyasetleri farklılaşmaya ve çatışmaya başladı. Bunun üzerine KİK de varoluşsal bir krize girmiş bulunuyor. 

2014 yılında Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn devletleri Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nı terör örgütü olarak ilan ettiler. Bu ülkeler Şeyh Yusuf Karadavi ve Halit Meşal gibi siyasetçi ve âlimlerini ülkesinde barındıran Katar’ın da aynı adımı atmasını istediler. Ancak Katar isteklerini geri çevirdi ve farklı siyaset izlemeye devam etti. Buna tepki gösterip büyükelçilerini geri çektiler. Geçen Haziran ayında yaşanan Katar Krizi de böyle bir bağlamda ortaya çıktı. Bu kez bir talepler listesi ile Katar’ın karşısına çıktılar. Katar’ın sadece belirli devlet-dışı aktörlerle değil, İran ve Türkiye gibi ülkelerle ilişkilerini, hatta iç siyasetini ve kurumlarını da değiştirmesini istediler. Katar yine isteklerini reddedince bu kez Katar’a ekonomik ve siyasi ambargo kararı aldılar. Türkiye ve İran’ın Katar’ın yanında durması dolayısıyla bu ambargo kararı etkili olmadı.

Katar, ambargonun ilk zamanlarında Körfez ülkelerinin ekonomilerinin tamamlayıcılığından kaynaklanan bazı sıkıntılar yaşadı. Özellikle ambargonun ilk günlerinde Katar bazı gıda ürünlerinin temininde sıkıntı çekti. Bunun da temel nedenlerinin başında, diğer Körfez ülkeleri tarafından üretilen gıda ürünlerinin üretimi konusunda Katar’ın bir adım atmamış olması gelmektedir. Bu yaşananlar KİK üyeleri arasındaki güveni ortadan kaldırdı. Bundan dolayı da bugünden itibaren KİK üyeleri ne kendi aralarında ortak bir tavır geliştirebilir ne de aralarında bir bütünleşme sağlanabilir.

4. Sonuç: Bundan Sonra Ne Olacak?

    Son dönemde Suudi Arabistan’da yaşananlar sadece bir yönetim değişikliği değil, aynı zamanda bir zihniyet ve siyasal söylem değişikliğidir. Ülkede kapsamlı bir gelenekten kopuş süreci yaşanmaktadır. Bunun neticesinin ne olacağı da şimdilik belli değildir. Yakın gelecekte taşlar yerine oturduktan sonra ancak bir gelecek okuması yapılabilir. Ancak yaşananların kapsamına, boyutuna ve derinliğine bakıldığında sürecin Suudi devleti için kırılganlığı arttırdığı söylenebilir.
  

 Genç, tecrübesiz ve hırslı bir kişiliğe sahip olan Veliaht Prens MBS, başlattığı iki projeyle Suudi Arabistan’ın siyasi eğilimini değiştiriyor. Birincisi, sosyo-ekonomik bir kalkınma programı olan Vizyon 2030, diğeri ise teo-politik bir hamle olan “ılımlı İslam” projesidir. Vizyon 2030 projesi ile ülkenin petrol dışındaki sektörlerinin gelişmesini sağlayarak ekonomide çeşitliliği arttırmak, ülke ekonomisini küresel ekonomik sistemle entegre hale getirmek, kadınlar başta olmak üzere farklı toplumsal kesimlerin iktisadi hayata katılmalarını teşvik etmek ve devlet kurumlarını yeniden yapılandırmak amaçlanıyor.
 

   Ilımlı İslam projesi ile de yönetime muhalif olan dini grupları radikal veya terör örgütü ilan ederek onlarla mücadele etmek, yönetim yanlısı grupların siyasi etkilerini azaltmak, ana-akım İslami hareketlere alternatif oluşturarak onları gayrimeşru bir konuma çekmek ve ülkede kapsamlı bir modernleşme ve sekülerleşme sürecini başlatmak amaçlanıyor. 

Veliaht Prensin tasarrufları kendisine mutlak iktidarın yolunu açarken ülkesi de pek çok tehlike ile karşı karşıya kalmasına neden oluyor. Suudi Arabistan dış politikadaki geleneksel tutumu dışına çıkarak net tavırlar almaya başladı ve dış politikadaki esnekliğini kaybetti. Bir kere, Riyad dış politikasının en önemli aracı olan finansal alanda sıkıntılar yaşamaya başladı. Petrol fiyatlarının beklentilerin altında kalması ve son yirmi yıldaki silahlanmanın maliyetinin artması finansal destek konusunda daha dikkatli olmaya zorluyor. Gözaltına alınanların mallarına el konulmasının gerekçelerinden biri de finansal sıkıntıyı gidermektir. 

Suudi Arabistan’ın bu muhteris dış politikasına destek verecek etkili Arap devleti de yok. Sadece Mısır, BAE ve Bahreyn net bir şekilde Riyad’ın yanında yer alıyor. Bunlardan Bahreyn çok etkisiz, Mısır çok sorunludur. Geriye sadece bir başka muhteris ülke olan BAE kalıyor. Suudi Yönetimi’nin İsrail ve ABD’ye bağımlılığını arttıran bu husus, Krallığın bağımsız bir dış politika izleme ihtimalini giderek azaltıyor. Batıda artan İslam karşıtlığı ve değişen güç dengeleri dikkate alındığında Suudi dış politika eğiliminin nereye doğru evrileceğini de belirsiz kılıyor. 

Kısacası, Suudi Arabistan’da meydana gelen son gelişmeler yönetime karşı hem iç hem de dış düşman sayısını arttırdı. Suudi ailesi, toplumu ve siyaseti her zamankinden daha bölünmüş durumdadır. Dolayısıyla kısa sürede bu denli kapsamlı değişikliklerin yapılmasının ülke ve bölge için olumlu sonuçlar doğurmayacağını söylemek mümkündür. Şurası kesindir ki Suudi Arabistan asla eski Suudi Arabistan olmayacaktır. Ülkeyi bekleyen çok sayıda iç ve dış sorun, tehdit ve meydan okuma bulunmaktadır. En büyük müfessir olan zaman Suudi’deki bu sorunların ne yöne evrileceğini gösterecektir. 

    Prof. Dr. Muhittin Ataman kimdir?

2014 yılından bu yana Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olan Ataman, SETA Ankara’da genel koordinatör yardımcılığı ve Insight Turkey Dergisi editörlüğü görevlerini de yürütmektedir.

Türk dış politikası ve Ortadoğu siyaseti konularında, özellikle de Körfez ülkeleri hakkında akademik çalışmalar yapmaktadır.

(Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı: 3)

SOLİTİRAZ.COM

Facebook'ta Sol İtiraz